Porto Alegre’de bir "Dünya Kupası kentsel dönüşümüne karşı mücadele" toplantısıydı. Üç farklı alanda yaşayanlar, dünya kupası tarafından evlerinden atılacaklardı. Toplam 23.000 kişiyi etkiliyordu. Bu toplantı garip bir bileşimdi. En yoksul toprak işgalcilerinden, yine evleri başlarına yıkılacak orta sınıf hatta üst orta sınıf insanlar vardı. Herkes kendini tanıtırken, bu kendisini gösteriyordu. "MNLM-Ulusal barınma hakkı hareketi delegesiyim. Cristal bölgesi yaşayanları orta sınıf sözcüsüyüm" gibi sözlerle kendilerini tanıtıyorlardı. Farklı sınıftan insanların birlikte hareket etmesi zor bir mücadeleydi ama aynı zamanda bu güçlük eğer aşılabilirse daha geniş bir kapsamı içerdiğinden avantajlı bir durum da olabilirdi. Orta sınıf daha çok müzakereden yanaydı ama eğer direnilmezse, egemenlerin hiçbir zaman müzakereye oturmayacağını unutuyorlardı. Yapılan ilk yürüyüşe pek katılmadılar. Balkonlarından sarkıp alkışlamayı yeğlediler. Eh, mail atarak yapılan mücadelelerden biraz daha iyiydi.
Brezilya’da, Porto Alegre’de bir gecekondu mahallesindeydik. Dört tarafı en az 50 katlı binalarla çevrilmişti. Ortada bir ada gibi kalıyordu o. Mahallenin girişinde bir polis otosu duruyordu. Gökdelenleri mahalleden koruyordu. Gökdelenlerden yıllarca önce buradaydılar ve hemen bitişiklerinde ağaçlar içinde bir bahçede onların toprağı olduğu için öyle kalmıştı. Birkaç keçi bağlıydı hatta ve bir tavuk kümesi vardı. Mahalle sakinleriyle konuştuğumuzda bütün şikayetleri polisti. Onlara hiç rahat vermiyorlardı. Ne zaman bir şey olsa doğrudan mahalleyi basıyorlardı. Mahalle sakinlerini sürekli çeviriyorlardı. Mahallenin çocukları yeni inşa edilen okula kabul edilmiyordu. İşin ilginç kısmı bütün mahalle gökdelenlere çalışıyordu. Merdivenlerini siliyor, tamire gidiyor hatta kapısında güvenlikçi olarak bekliyor ve çok muhtemel uyuşturucu satıyorlardı. Hepsi gökdelenlerin ihtiyacıydı.(1)
Aynı zamanda her gün köylerinden göç etmek zorunda olanlar, alt kentin insan sunağına doluyorlardı. Üst kentin sokaklarına tırmanacak olan on binlerce insan, geçimlik tarımlarını bırakıp, kente, göç etmeye devam ediyorlardı. Gösterilen rakamlar pek onları ilgilendirmiyordu. Onlar biraz ekmek filan gibi entelektüel olmayan faaliyetlerle uğraşıyordu. Bana mı öyle geldi ama bilmiyorum, alt ve üst kent, altüst edilmeyi bekler gibi duruyorlardı.
Brezilya’da Porto Alegre’de bir bina işgal ediyorduk. PCS mafyası 10 sene kadar önce bu binayı satın almıştı. Brezilya’nın, dünyanın en büyük mafya gruplarından biriydi. Yok, resmi olanlarını söylemiyorum. ABD’yi, Monsanto’yu filan. Bu bildiğimiz en azından Mafya kurallarına uyan bir mafyaydı. Bu binadan iki bankaya tünel kazmışlardı. Henüz bundan 4-5 ay önce bir başka şehirde milyonlarca Real’i böyle soymuşlardı. Çok fazla paraydı. Kamyonlarla zor taşınmıştı. Soygun emek ister. Gene kapitalistlerinkinden bahsetmiyorum. Tüneller bankaya varırken ortaya çıktı. O gün bugündür boştu binalar. Mahkeme denetimindeydiler. MNLM de (2) bunu doğrudan konut haline sokmak istiyordu. İşgal ediyor ve insanlar oturuyordu. 2014 dünya kupası nedeniyle zaten binlerce kişi evlerinden atılıyordu. Bu toplantılara da katılıyorduk. Garipti. Her sınıftan insan vardı. Yoksullar, orta sınıf ve hatta üst sınıftan insanlar, birlikte, futbol terimiyle çimlerin altına gömülüyorlardı. 22 futbolcu ya da yedekleriyle 16’şardan 32 kişi, 3 hakem ve o da çoğaldı di mi? 5 ya da 6, işte kaç tane oldularsa ve her şeyi bildiğini sanan futbol yorumcuları ve seyirciler, 40-50 yıldır oturdukları evlerden insanları atıyordu. Neoliberalizm yeni bir isyan aritmetiği ortaya çıkarıyordu. Mekan ve kimliklerini savunuyorlardı. Rio de Janerio’da tanklarla saldırmıştı gecekondulara polis. Oraları yıkıp, stad filan yapacaklardı. Binaların dış kapısını tutan zincirler kırıldı. Binanın içi insan gördü.
Hindistan’da AVM yapmak için 30-40 bin küçük esnafın dükkanlarını, tezgahlarını ortadan kaldırmak istediklerinde sokakları günlerce yaktı insanlar. Neoliberalizme karşı doğrudan bir mekan isyanıydı bu. Yunanistan’ın artık neredeyse gündeliğe düşen grevlerinin, direnişlerinin, isyanlarının Avrupa Futbol Şampiyonası ve Olimpiyatların ardından iyice yükselmesi de tesadüf değildi. “Brezilya’da en gelişmiş spor basketboldur diyordu” bir yazar, “Futbol spor değil, dindir” diyordu. Dünya Kupası için 16 milyar Real harcadılar. Yoksulların gecekondularını yıkmak, orta sınıf mahalleleri yerine otel ve AVM’ler yapmak pahalı şeylerdi.
Gezi tam anlamıyla, hemen aynı zamanda gelişen Brezilya isyanı ile birlikte bir Mekan-Kimlik-Ekoloji isyanıydı. Bana göre bundan sonra en azından uzun bir dönem dünyadaki bütün isyanlar, bu eksende gelişecek.  Henüz İsyandan yaklaşık üç hafta önce, 9 Mayıs'ta Özgür Gündem’de "Direniş ve Mekan" diye yazmıştım.

Kimlik denildiğinde, uzun yılların mücadelesi ile kendisini yeniden dirilten Kürt kimliğinin ve yine "Özgürlük-Eşitlik" mücadelesinin içinde her zaman bir dinamik olan, bu topraklarda neredeyse tüm zamanlarda, en fazla baskıya maruz kalmış, Alevi kimliğinin akla gelmesi çok normaldi. Bunu direniş sırasında sokakta, 15-16 yaşında bir Kürt gencine; "Niye buradasın?" diye soran arkadaşımın aldığı cevap çok güzel açıklıyordu aslında; "Niye mi? Ben Kürdüm…" Öte yandan yine Gezi eylemleri ile doğrudan yaşamlarını yitirenlerin hepsinin Alevi olması da bir tesadüf değildi. İsyanı bir orta sınıf isyanı olarak tanımlayanlar, isyana doğrudan katılan, gecekondu gençlerini hiç hesaba katmıyorlardı. Daha da kötüsü, İstanbul’da Gazi mahallesi, Nurtepe, Okmeydanı, Gülsuyu, Ankara için Tuzluçayır, Antakya için Harbiye diye saydığınızda ise "Oralar zaten Alevi" diyerek onların aslında hem kimlik isyanında olduklarını kabul ediyor ama, öte yandan, her zaman isyan denkleminde gördükleri için Alevileri yok sayıyordu. Onlara göre "zaten Alevi" olduklarından, isyanda olmak zorundaydılar ve ama garip olarak,  Alevi olarak katıldıklarından isyanda yok sayılmalıydılar. Aslında katılmayanlar da yine "Kimlik"e ilişkin katılmadı. Bir yanda Arundhati Roy'un (3) Hindistan için kayıkçı dövüşü diye tanımladığı, Hindu ve Müslümanlar arasında, her seçim öncesi ortaya çıkan, paradoksal olarak kimsenin kazanmadığı ya da kim kazansa da bizim kaybettiğimiz biçimin benzeri son cumhurbaşkanlığı seçimi ve ardından diğer seçimlerde yaşanmıştı. Bir yanda Ahmet Necdet Sezer, Elegan, Smokinli bir Cumhurbaşkanı, öte yanda tornacı çocuğu, eşi başörtülü Abdullah Gül arasında, simgesel bir kimlik çekişmesinin sonucuydu söz konusu olan. İsyana katılmayanlar da kendini bu kimlik ile tanımlayanlardı. Bu durumun bir başka biçimi olarak Brezilya'da kendisini eski bir şehir gerillası, "Solcu" devlet başkanı Dilma ile özdeşleştiren "Sol" hareketlerin isyana bir süre dahil olmaması ya da hatta karşı olması da benzer bir kimlik meselesidir.(4)
Burada Mekan-Kimlik isyanının olması durumunun en önemli ayırımı, bugüne kadar görülmemiş, başka bir ittifakın söz konusu olmasıdır. Bu Brezilya'da isyandan 2 yıl önce, 1 yıl önce katıldığımız toplantılarda, her zaman karşımıza çıkıyordu. Bir yanda Marx’ın proletarya tanımını çağrıştıran yaralarından berelerinden anlaşılan gecekonducular, evsiz hareketleri, onlarla birlikte dünya kupası nedeniyle en az 30-40 yıldır yaşadıkları topraklardan kovulacak olan orta sınıf aileler ve hatta kendi bahçe içindeki villalarından atılıp, çok muhtemel kamera hendekli sitelere savrulacak, üst alt sınıf bir araya geliyor ve dünya kupası finallerinin Brezilya'da yapılmasına karşı direniş örgütlüyordu. Garipti. Neredeyse bütün toplumsal sınıf ve katmanlar, futbol terimiyle çimlerin altına gömülecekti. Yine Marx’ın anlattığı İskoçya'daki sürek avlarının, geyiklerin kapı dışarı ettiği, topraksızlaştırılan köylüleri gibi burada da futbol topu insanları "auta" yolluyordu. Futbolcular, her şeye kadir hakemler, her şeyi bilen futbol yorumcuları ve seyirciler için inşa edilmiş, stadyumlar, oteller, alışveriş merkezlerine karşı neredeyse bütünsel bir direnişti bu. Belki de burjuva devriminden beri bu kadar geniş kapsamlı ve karmaşık bir direniş yoktu denilebilir.

Dünyanın bütün ülkelerinde benzer mi gelişti?

Neoliberalizm daha önce de söylediğim gibi bütünsel olarak üretimi (!) de yeniden tanımlar. Bu bütün dünya ülkelerinde de benzerdi.  Brezilya'da metro çıkışlarında yüzlerce ayaklı ilan karşılıyordu sizi. İnternet 1 Real, cafe 0.50 Real... Yüzlerce insan çalışıyordu! Bazılarının elinde çanlar, palyaçolar, iskambil kartı figürleri, azizler... Metrodan çıkan biri görecek internetin saati 1 Real -1 Lira- olan bir yere gidecek, orası para kazanacak, onlara ödeyecek. Çok muhtemel bu çalışanlar (!) arasında başka bir ilişki biçimi de doğuyordu.(5) Fabrikada çalışan klasik işçilerin bantta ilerleyen iki ürün arasında birkaç kelime ile devam eden muhabbeti, burada iki metro gelişi, ellerindeki çan seslerinin eşliğinde ya da arada bir bağırdıkları için bazen daha kısık sesle ve başka bir tonda süren bir muhabbetti. Bu çalışan ayaklı ilanlar arasında kavgalar, arkadaşlıklar ve belki aşklar oluyordu. Bütün bunlar  hayatımızı, elimizden sürekli uçup giden zamanımızı çalmaktan başka bir şey değil mi ve hayat mı bu, bekleme odalarında tarihi geçmiş dergileri okumak?
Brezilya işgal fabrikası Flasco’nun çok büyük bir arka bahçesi vardı. İşçiler bir yandan fabrikayı işgal ederken aynı zamanda kendi ev sorunlarını da çözmek için arka bahçeyi değerlendirmek istediler. Ayrıca çevredeki evsizler de bu durumdan hemen yararlanmak için hareketlenmeye başlamışlardı. Yani zaten işçilerin işgal fabrikasının bahçesinin işgalini! engelleyebilmeleri de mümkün değildi. İşgali yönlendirenler bu durumda, bahçeye ev yapımını düzenlemek ve mümkün olduğunca yoksulların yararlanabileceği bir işgale dönüştürmeye çalıştılar. Bu inşanın ilk toplantısında, işgal fabrikasında yapılan toplantıda yanımıza gelenler mutlaka bizim de bir yer almamızı, yerin çok değerli olduğunu söylüyorlardı. Bir sonraki gelişimizde bahçenin tamamı evle dolmuştu. Hatta hiçbir evrak olmasa da bazı evler birkaç kez el bile değiştirmişti. Her ne kadar sadece el değiştiren ‘mülkiyet’ gibi görünse de en azından yine de birçok yoksulun yararlanabildiği bir değişim olmuştu.(6)
Brezilya’daki son isyanın ardından yapılan alışveriş merkezi işgalleri tam anlamıyla bu isyanın "Mekan-Kimlik-Ekoloji" eksenini anlatıyor aslında. Neoliberal kentin merkezinin, ibadethanesinin işgali, normal zamanda içeri giremeyenlerin intikamı ve aynı zamanda Neoliberal kentin kalbinde kendini ifade edebilme biçimi. Erol Anar da yazısında bu işgalleri çarpıcı bir şekilde anlatıyordu. Makaleyi bana gönderen Taylan Güngör’e teşekkürlerimle.
Brezilya’da son zamanlarda moda olan “rolezinho”, özellikle gençler tarafından sosyal medya aracılığıyla yapılan çağrılarla, alışveriş merkezlerinde (AVM) toplu bir buluşma olarak niteleniyor. Bu, küçük bir gezi yapmak, bir tur atmak anlamına geliyor. Ȍzellikle Facebook’ta konu ile ilgili bir sayfa açılıyor ve hangi AVM’de ne zaman buluşulacağı belirtiliyor. “Rolezinho” özellikle son haftalarda São Paulo kentinden, ülkenin diğer yerlerine yaygınlaştı.

KAYNAKÇA:
1) Porto Alegre’de kentsel dönüşüme karşı mücadelede baştan beri yer alan arkadaşımız Leandro Anton ile birlikte gitmiştik o mahalleye. Onu da anarak.
2)  MNLM- Movimento Nacional de Luta pela Moradia- http://mnlmsm.blogspot.com.tr/
3)  “Bence neo-liberalizm ile milliyetçilik arasında da ilginç bir ilişki var. Neo-liberalizmle bir noktadan işe başlayıp daha sonra başka bir noktada milliyetçiliği işin içine dâhil ediyorlar, öyle değil mi?”
“Yarın tam da bu konu hakkında konuşacağım. Çünkü Hindistan’a bakacak olursanız Hindistan 1989 yılına kadar Bağlantısızlar Hareketi’nin merkezi durumundaydı. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve Sovyetler Birliği’nin ortadan kalktığı andan sonra Hindistan benim “Tam Bağlantılı” hareket dediğim ülkelerin içine girdi. ABD ve İsrail ile doğal müttefik olduğunu söylemeye başladı. Ve inanılmazdır ki 1990′da o zaman Maliye Bakanı olan şimdiki başbakanın serbestleştirme yasalarını çıkardığı; piyasayı serbestleştiren, özelleştirmelerin önünü açan, emek piyasasını değiştiren yasaları çıkardığı ile tam olarak aynı zamanda, sağcı Hindu partisi de Müslüman tapınağını yıkmaya, Hindistan’ın bir Hindu ulusu olduğunu söylemeye başladı. Sanki sarkaç gibi bunlar birlikte salınmaya başladılar. İşte ben bu ikisini “Hindistan’ın Birliği ve İlerlemesi” olarak adlandırıyorum. Sanki seçimlerde birbirleriyle kavga eder gibi görünüyorlar ama bu bir kayıkçı dövüşü. Ciddi bir şey değil. Aslında birlikte hareket ediyorlar.”
Bkz. Metin Yeğin-Arundhati Roy ile söyleşi. -http://www.sendika.org/2008/01/arundhati-royla-soylesi/
4)  Gezi'den sonra AKP’lilerin gezi sloganını değiştirerek "Her yer Tayyip, Her yer Erdoğan" olarak atması da çok ilginçtir. Bu isyanı ve dolayısıyla iktidarın çatışmasının "Mekan-Kimlik"  karakterini özetler.  
5) Metro çıkışındaki ayaklı ilanlar arasında en çok telefon hattı ilanı dağıtan koca burunlu palyaço ile internet 0.50 Real maça kızı arasında bir aşk kurgusu yapıyordum. Ahmet Kaya’nın iki şarkısı Tezgahtar Nebahat ile Bahtiyar’ ı birbirine yakıştırdığım gibi bir duyguydu bu.
6)  Mutlaka herkesin ailesinden, büyüklerinden dinlediği ‘Burada bir arsa vardı. O zaman çok ucuzdu. Alsaydık. Zengindik.’ Öykülerini biz dünyanın bir çok yerinde,‘şu işgal toprağımızı, fabrikamızı bırakmasaydık. Çok zengin olmuştuk.’ Diye çocuğumuza anlatacağız herhalde!