Geçen haftaki "Metro iyi bir şey mi" yazımdan sonra kendi çevremizdeki küçük kıyamet yerini sükunete bıraktı. Oldukça çok metrosever, safları sıklaştırmaktan vazgeçip yanımıza geldi ama "peki o zaman nasıl bir ulaşım?" sorusu herkesin kursağındaydı.
Meselenin kendisi, yani "Ulaşım" bütün boyutuyla ulaşmamak üzerinedir ya da tam da isabet olarak varmaya çalışma arzusunu yansıtarak adını almıştır. Çünkü neredeyse her zaman güçlükle ulaşılır. Bu durum metroda da aynıdır. Kentin en ucuna kadar metro yaptığınızda, kent orada metro olduğundan, oradan daha uzağa gitmeye başlar ve artık ulaşılamaz olur ve yeniden metroya ihtiyaç olur. Kenarında yaşamaya çalışanlar, daha uzağa taşınmaya başlar ve sırtlarında daha fazla uyku mahmurluklarıyla hayatlarında daha fazla zamanı yola, ulaşamamaya sarf ederek yollarda ömür tüketirler. Aynı zamanda metrolar, mesaj atmak, face'e girmek ya da sürekli aynı şeyi tekrar etmekten ibaret oyunlar için kullanılan en küçük boyutlu cep telefonlarınızı bile alamayacak kadar sıkış sıkış olduğundan, bu yolculuğunuz daha da beter bir duruma dönüşecektir. Burada meseleyi anlatabilmek için abarttığımı sanmayın, Çin'de ve Japonya'da beyaz eldivenli özel görevliler metrodakileri içeri sıkıştırmak için -genellikle- sırtlarından iterek içeri tıkıştırmaktadır. Tekrar edersem, hayatınızın yüzde yirmisini metroda, irice bir konserve kutusunda konsantre olarak yaşamaya itirazınız yoksa ne ala.
"Çözümü nedir?" sorusunun doğrudan cevabı, aslında çok basitçe "Kenti yıkmaktır." Yani temerküz merkezini dağıtmaktadır. Kent olmayan bir "Kent" demektir bu. Ancak hiçbir zaman çözümü "devrim" ertesine öteleyip, huzur içinde cezamızı çekme (!) niyetlisi ya da "sol pasifizm" taraftarı olmadım. Aslında garip bir şekilde, yukarda sözünü ettiğim ülkelerden Çin henüz kocaman bir Faust yutmadan önce bunu daha basit ve sorunsuz biçimde hallediyordu. Dünyanın bu en kalabalık ülkesinin insanları işlerine çok daha iyi koşullarda, bisiklet ile ulaşıyorlardı. Hatta aklıma gelmişken, şu anda aynı zamanda dünyanın en fazla enerji açığı olan ülkesi, bunu ortadan kaldırmak için mesela Afrika'da doğayı imha eden, savaşlar çıkartan bir enerji politikası sürdürmek zorunda da kalmıyordu. Ayrıca kendi madenlerinde de işçileri bu kadar sık kazalarda ölmüyorlardı. Belki -ve çok güzel ki- bisikletle bir mega kent olamaz ama bu da zaten aynı zamanda anlattığımızın tam kendisidir, yani otobanlar, köprüler, hızlı trenler ve metrolar kent temerküzünü besler. Modernist hegemonyanın çemberinden kurtulamayan ilerlemeci "Sol"a hatırlatmalıyım ki bisiklet hızıyla hareket eden Vietnam halkı dünyanın o dönem en modern ordusunu yenmiştir.
Benim yazılarımı takip edenler için tekrar etmeme gerek olmadığı için erkek egemen ulaşım aracı otomobilleri zaten hiç tartışmıyorum bile. Çocukları, yaşlıları ve ABD'de de bile kadınların yüzde 60'ını ve tabii ki yoksulları, otomobil ve yeterli benzini alamayanları dışlayan otomobiller ulaşımın "faşist" aracıdır. Her şoförün direksiyon başında erkekleşmesi tesadüfi değildir.
Geriye hiçbir başka enerji gaspına ve radikal tekellere ihtiyaç olmadan, hemen hemen herkesin eşit hızda hareket ettiği, devasa yollar, otobanlar, yer altı ve yer üstü kazılarının gerekmediği bisiklet kalır. Zaten bisiklet hızını aştığınızda, daha uzağa gitmek ve daha fazla yol kat etmek zorunda kalacaksınızdır. Bisikletle ulaşım (!) da demokrasi demektir ve aynı zamanda hiçbir yere ulaşmayan zayıflama bisikletlerinden de kurtulmak. Yaklaşık 2 yıl önce bu köşede bütün ortaokul çocuklarına bedava bisiklet dağıtarak ulaşımın demokratikleştirilmesi önerim için Amed belediyesinden umutluydum ama hiç aldıran olmadı. Kadınların sokakta olmamasının nedenlerinin başında ulaşımın erkek egemen hegemonyası gelir ki bunun Amed'den kırılmaya başlanabilir umududur bu.
Yazdıklarım Ütopya mı? Hayır, siz bir distopyada yaşıyorsunuz.