Mevsim Yas. Mehtap Ceyran’ın ilk kitabı. “Geçmiş kokuyordu bugün ve yarın” diyor, en çok. Batman’da, üç ayrı zaman akışında, birbirine bitişik üç hikâyede geçiyor. Ama sanki hepimizin güncesini içeriyor. Metinden kaçmaya çabalarken buluyor insan kendini; tıpkı intihar etmeksizin yaşamayı sürdürenin yaptığı gibi.
Roman, Batman’da geçiyor. İki ayrı tarih var: 90’ların başı ve 2006 senesi. Fakat aslında tek bir zaman: Bitmeyen, süregiden. Bitirilemeyen ve kaçılamayan. Bugünü anlatıyor roman, bizim hikâyemizi. İçinden geçtiğimizi, baş etmeye çalıştığımızı. Hatta alıştığımızı ve katiyen şaşmadığımızı.
Hizbullah cinayetleri, çatışmalar, kaybedilenler, kadın intiharları… Ve tüm bunlara çocuk ya da büyük olarak tanıklık edenler. “Olan-biten”in “olan-süren”e dönüştüğü birbirine iliklenen günler, seneler.
***
Mehtap Ceyran, hakikati esirgememiş dilinden. Bizatihi romanda eleştirilen mağdur, yakaran dil de yok; savaş pornografisi de. Batman’ın herhangi bir sokağındaki herhangi insanlar. Tanıklar ve onların “lanetlenmiş hafızası”.

Karşımızda duran zaten, aslında bir hafıza anlatısı. Neresinden tutsan, hafızayı ve hafızasının gölgesindeki bir ülkeyi, insanları anlatıyor. Çok defa, farklı biçimlerde hafızayı tarife girişiyor. Bunlardan biri, romanın içerdiği ve ilettiğinin özeti gibi: “Herkes her şeyi önceden biliyor gibiydi. Tarih yaşandıkça yazılmıyor, yazıldıktan sonra yaşanıyordu. Hayatlarımız, devletin tahrif ettiği hikâyelerdi.”
Birkaç sayfa ötede “hafıza”, bu kez bir başka formda çıkıyor karşımıza: “Yaşlı kadın, bir ömrü bu eşyalarla tüketmişti. Sonra da eskittiği hayatı getirip Zehra’nın üzerine atmıştı.”
Ve roman boyunca hafızanın farklı formları üzerine düşünüp duruyoruz.
***
Bir isyanın hem gerekçelerinin hem sonuçlarının izleğinde ilerliyor hikâye. Fakat isyanın kendisi, bir fon olarak eşlik ediyor yalnızca. Anlaşılan Ceyran, müdahillik hallerini değil, tanıklık hallerini anlatmak istiyor. Kahramanlar, isyanın dışında durmuyorlar; maruz kaldıkları tehdit ve saldırılar da bunu ortaya koyuyor. Fakat biz onları isyan etme biçimleriyle değil, başa çıkma çabalarıyla tanıyoruz. Hafıza orada yoğun, tene yapışan, geçit vermez bir zindana dönüşüyor. Fakat yazar, karşı duruşu işaret etmekten de alıkoyamıyor kendini. Bunu da hikâyenin bir katmanında, çaresiz ve suskun bir kabullenmeye zorlanmış kadının ağzından yapıyor: “Geçenlerde neyi fark ettim biliyor musun; bugüne kadar hiç bağırmadığımı… Kendi sesime yabancıyım. Belki de bu yüzden hayatla kötü, hastalıklı bir ilişkim oldu hep. Neye sığınacağımı bilemedim. Galiba hep hatırlamaktan ibaretim.”
Bağırmayan, içine doğru patlıyor hikâyede; bağıran, belki katlediliyor. İsyana en azından boşverenin hâli ise, alkolik ve “iktidarsız” baba ile resmediliyor.
***
Kitap, isyana sınıfın hanesinden de bakıyor. Sayfalar boyunca anlatıya hep bir fukaralık eşlik ediyor; en az hafıza kadar yapışkan bir fukaralık. İsyanın bağrındaki bu “mesele”, kimileyin apaçık bir eleştiri olarak da dışavuruluyor. Hizbullah’ın kaçırdığı Taha’nın günlüğünden okuyoruz: “Bir yanda kurtuluş fikriyle yanıp tutuşan ateşli ajitatör gençler, bir yanda ağır politik tartışmalar yürüten üçerli-beşerli gruplar, diğer yanda yerel seçimlerde kazanılan belediyelerden nasıl nemalanırım üzerine kafa yoran rant düşkünleri. Tamamı devrim tartışmalarına dahildi.”
***
Mevsim Yas’ın onu doğuran hafızaya dahil olan için bazen “kaçma isteği uyandıran” bir metin olduğundan bahsettik. Fakat kitabın en vurucu yanlarından biri de “kaçmanın imkânsızlığını” anlatması. Romanda herkes bunu anlatıyor meşrebince ama en net halini yine Taha söylüyor: “Biliyorum, başka bir yer yok. Aslında hiçbir zaman bir başkası olamayacağız, başka hiçbir yere gidemeyeceğiz, hiçbir yer başka bir yer olmayacak…”
Bunlar, belki en çok da sürgündekinin anlayabileceği sözler. Romanda Medet’in bir türlü hizaya gelmeyen valizi de herhalde bunu anlatıyor. Sayfalar boyunca bir cümle, harf harf düzülüyor önüme: Hafızası, yurdudur insanın.
Mevsim Yas
Mehtap Ceyran
Sel Yay., Mart 2017