
Mevsimlerin de bellekleri vardır. Sözün, eylemin, bakışın oluşturduğu belleğin ötesinde… Meşe yaprağının, söğüt dalının, çınar ağacının, kozalağın dokusunu taşıyan… Kırık kirpiğinin ucunda bir damla gözyaşı ile bekleyen çocuğun toprağında yeşeren… Sırtında bin mevsimin acılarını taşıyan bir adamın bakışında demlenen… Bazen direnişi, bazen aşkı, bazen de yitip gidenlerin umudunu konuk eden… Toprağa, havaya, suya secde eden yaprağın bilgeliğini kuşanan bir bellek…
Hayatın sadece baktığımız ve gördüğümüz kadarından daha fazla olduğunu anlatır mevsim belleği… Aralık bunun en güzel ifadesini kuşanır. Durduğumuz yerden dünyayı yorumlamanın mümkün olmadığını anlatır. Durduğumuz yerden sadece gördüğümüz kadarını anlayabiliriz. Oysa ki hayatın kendisi mükemmel bir bütünlük içinde akmakta… Güneş her sabah yeniden doğmakta, kuşlar şakımakta, sular akmakta, yapraklar rüzgar ile dans etmekte… Bunun içinde en çok insan acı çekmekte belki de… Hırslarının, kaygılarının, korkularının en çok da doyumsuzluğunun girdabında doğayı bir felakete sürüklemekte… Hayatı yaşamayan sadece tahakküm eden bir yerde durmakta…
Bir ara Japonya’ya giden bir arkadaşımız oranın mükemmel güzelliği karşısına büyülendiğini anlatmıştı. Ancak daha sonra o güzelliğin çok biçimsel olduğunu şu sözlerle ifade etmişti, “Orada yaşam yok. Her şey çok güzel ama çok biçimsel. Mesela kokusu olmayan çiçekler, kuşların şakımadığı ağaçlar, kırıntısını bir güvercine vermekten feragat eden bir insan profili vardı. Bütün bunlar yaşamla bağı kopan, hissettiğine değil, sunulana biat eden insanlar demektir” demişti. Avrupa’ya giden bir arkadaşımız da yemek için gittikleri bir restoranda kendini benzin deposundan benzin alan bir araç gibi hissettiğini söylemişti. “Tabakları uzatıyoruz ve onlar dolduruyor. Kimsenin yüzünü görmüyoruz, bakışına dokunmuyoruz, bir teşekkür bile edemiyoruz. Benzinimizi aldık ve çıktık işte” diyerek ifade etmişti.
Oysa ki biz şimdi 21. yüzyılda bilişim ve iletişim çağında yaşıyoruz değil mi? Hem bilgi yapılanmaları hem de insan ilişkileri anlamında en gelişkin çağda yaşıyoruz qaşo... Ama bu bilgiler ve iletişim yaşama dokunmuyor… Bırakın dokunmayı yaşamı sadece insan çıkarlarına hapseden bir realiteyi yaşıyoruz. Mevsimlerin belleği, doğanın sesi, mütevazi bir duruş, bilge bir söz insan doyumsuzluğunun sınırlarına çarpıp duruyor. İşte o zaman devreye bunu nasıl aşacağımız sorusu geliyor. Nerden nasıl bir çıkış yapabiliriz? Bilgi yapılanmalarımızdan başlayabiliriz. Yaşamla, toplumla, doğayla bağı kalmamış bilgileri belleğimizden silmek iyi bir başlangıç olabilir. Bazan zamanın karmaşasından sıyrılıp mekanın diline kulak vermek iyi bir yöntemdir mesela… Rojava bu anlamda dinlemek için iyi bir mekan… Dinlediklerimizi paylaşmayı da haftaya bırakalım…