Çocukluğum boyunca hemen her yazımı Kürdistan’da geçirdim. Batı’da yaşamak zorunda kalmış bir çok Kürt aile de öyle yapıyordu sanırım. Bindiğiniz otobüslerin özellikle ön koltuklarında varacağımız son durakta yaşayanlardan daha farklı bir profil oluyordu hep. Aslında onlara benzeyen ama tenleri ve dilleri bir ton daha açılmış, kıyafetleri gereksizce özenli yolculardı bunlar. 

Savaşın başladığı 84 yılından sonra da birkaç kez daha gittim Kürdistan’a. Bir kısmı yine aile ziyareti bir kısmı ise mesleki gezilerdi. Doksanların sonundan itibaren çok uzun yılar gidemedim.

Ta ki kısa bir süre öncesine kadar. Yüreğimi dağlayan bir acının yasını tutuyordum. Yoldaydım, çocukluğumun parçalarını bıraktığım topraklara, o büyük acının ebedi mabedi olacak yere gidiyordum. Bugünün acısına, çoğu yüzde ufak tebessümler oluşturan geçmişin anıları karışıyor. Göz yaşlarımın altından gülümseyerek bakıyorum camları dolduran dağlara. Hiç değişmemişler. Hep aynılar. Bin yıllardır kendine yaslanana sahip çıkmış. Kudretli olduğu kadar munis, erişilmez, aşılamaz olduğu kadar zorda olana yol dağlar. Dışardan bakana hep bomboş görünen, sahibini kucağında saklayan. Düşmanını anca ayaklarının dibinde tutan dağlar. 

Dağlar değişmemiş ama eteklerini zapt eden binalar hem fiziki olarak hem nüfus olarak çok değişmiş. Eskiden barakayı andıran otuz kırk metre uzunluğunda tek katlı bordo kırmızı arası boyalı, önünde elinde arananlar defteri ile bir çavuşla birkaç erin durduğu yapılardı karakollar. O bir çavuş birkaç er metrelerce zaman zaman kilometrelerce aracı durdurur “kimlik kontrolü” adı altında istediği türden ezayı yapardı. Hem de günün her saati. Karakollar yola ve yolcuya hakimiyetinin her biçimde hissettirmek ister bunu da yapardı.

7 kasım tarihli bir haber son büyük acımı gömmek üzere çıktığım yolculukta gördüklerimi hatırlattı yeniden. Haber kısaca şöyle diyor: “Edinilen bilgilere göre olay, Uludere ilçesi Karaçalı üs bölgesinde meydana geldi. Buradaki mevziye teröristler tarafından daha önceden yerleştirilen mayın, infilak etti. Olayda, 1 uzman çavuş şehit oldu.” 

Haberi okuyunca Van-Hakkari arasında inşa edilmiş, mimari açıdan garabet sayılabilecek, yukardaki habere bakılırsa içerik olarak da pek işlevi olmayan karakolları hatırladım. Eskisi kadar sade değiller ama eskisinden daha çok korktukları belli. Dışardan bakınca hiç insan görünmüyor ama içerde en az korkuları kadar kalabalık oldukları belli. Bir çavuş birkaç er yerine tankla korunuyorlar ama hiç hakim görünmüyorlar. İsteseler de hakim görünemiyorlar. Korku dört direkli yüksek gözetleme kulelerinin daracık mazgallarından dışarı bakıyor. O da sadece gündüz. Saat 16:00’dan sonra gözetleme kuleleri de kör oluyor. El ayak çekiliyor. Denetim el değiştiriyor.

Bina en az elli metre önceden devasa kum çuvalları ile sarılmış. Onun ardında üstü tel örgülerle çevrili yüksek taş duvar. Onun arkasında tüm bunlara rağmen hissedilen, görülen korku. Karakollardan taşan korkuyu şehirlerde de gördüm. Açık olan arka kapısından artlarından gelen araçlara doğrulttukları silahları ile şehirde “denetim sağlayan” özel timler gördüm. 

Hiç unutmam çocukluğumuzda devlet destekli sivil faşistlerin denetimindeki mahallelere Kürt devrimcilerinin giremediği sokakları vardı Van’ın. İnsanlar Kürt meselesi bir yana Kürtçe bir ezgiyi ıslıkla çalarken düşük tutardı tonunu. Biri sesini az yükseltmeye görsün elle sesini alçalt babından müdahale olurdu hemen. 

Korku yenilginin en büyük itirafıdır. Mazlumun cesaretinin sokağa çıktığı yerde muktedirin korkusu tankla korunan karakollara sığınır. Sokağa cesaret çıkar. Benim tanık olduğum da bu. Kimse kimseye sesini alçalt uyarısı yapmıyor artık. Herkesin sesi korkunun iniltisinden daha çok duyuluyor. Örneğin bu sene Kurban Bayramı’nda verilen zekatın tamamı Rojava’ya gönderilmiş. Oysa her sene toplanan zekat DAİŞ’e bir merkez olarak kullanılan Adıyaman’a iktidar payandası tarikatlara giderdi diyorlar. Dini de korkudan arındırmış cesaret.

Bakmayın siz her gün ele geçirilen dağ başlarına. Ele geçen küçük kandillere. Mevzilerini kaybetmişler, korkularını bile tankla koruyacak hale gelmişler farkında değiller. Ya da savaşın dışında bu iktidarları ayakta tutmanın koşulu kalmadığı için umurlarında değil mevziler de, içinde ölenler de. Onlar hala yüzde 49’la Batı’da korku iktidarı peşindeler. Kürdistan’da Ankara’nın mevzisine mayın döşenmiş. Savaşı kaybetmiş.

(Mevzi: Türk Dil Kurumu - yer, mahal. Bir askeri birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge...