“Başkomutan Erdoğan"ın hava gücü, “Irak Bölgesel Kürt Yönetimi"ne bağlı Kandil Dağı etekleriyle, bir zamanlar Komutan İsa Suwar’ın Irak yönetimine karşı savaştığı Duhok dolaylarını, “atış poligonu" niyetine kullanıyordu.
Vahşetin dehşet saçan, kinine bakın, siz!
Uçaklar geçerken, otlayan koyun, keçi sürüleri havaya savruluyor, köyler moloz yığınına dönüşüyor, her türlü darbeye sessiz, kum kum un ufak etseniz de tepkisiz mezar taşları, yerinden sökülüp paramparça, “şil, şil" etrafa saçılıyordu.
Burada, bir parantez açalım: Uçakların akınlarından sonra Kürdistan, Nazi Almanyasının saldırısına uğramış Londra varoşlarını andırıyordu. İnsanlar, yerle yeksan olmuş evlerinin enkazı arasında kayıp yakınlarını arıyor, yerde yatan hayvanlarına bakıp iç geçiriyorlardı.
O sırada, ülkeden sorumlu Başkan Mesud Barzani, eşi, benzeri görülmemiş bir garabetle, bombacılara bağlılık bildirimindeydi. Başı okşanmış yetim çekingenliğiyle gülümseyerek ölüm ve yıkım emri verenlerin kollarına koşuyor, Türk ırkçılarının erkek erkeğe öpüşme yöntemiyle, koç toslaması gibi, alnını kafalarına tokuşturuyordu.
Görgüsüzlerle sadakat ispatındayken, iktidar ortağı Devlet Bahçeli, üstün ırkın temsilcisi olarak, Kürt bayrağının Türk bayrağıyla yan yana asılmasını, “Türk şanına hakaret" sayıyor, “rezalet" diye bağırıyordu.
Kürt bayrağı karşısında kımızı görmüş boğa gibi tıslayan Türk medyası ise içinde “adi herif, iki paralık adam, katil" deyimlerinin geçtiği sövgü salvosundaydı.
Türk ekonomisini besleyen, parasını bankalarında istifleyen, petrolünü veren, ülkesini de askeri üs haline getiren, üstelik Kürtlere karşı aynı safta duran Barzani, hakaretleri duymuyor, küçümsemeleri görmüyordu. O, direğe çekilmiş bayrak şirinliğini yalama mutlusuydu. "Sadakat” sınavını kazanmış gibi, etrafa gülümsüyordu.
Oysa, direkteki bayrak, oyun içinde, hoş görünme (fukarayı tavlama) oyunuydu:
Onu, Kürtlere karşı koç başı olarak şlweri sürmede kandırmacaydı.
Her neyse, burada parantezi kapatalım:
Türk savaş uçaklarının mezarlık saldırılarında, toprak altında yatan Kürtlerin kemikleri de vuruluyor, toz, toprak içinde yerden göğe savrulup dev dolu taneleri gibi gerisin geri yağıyordu. Kendini Başbakan sanan Bin Ali, beyinsel az gelişmişliğin narasıyla “Torkiye" diyor, ardına “Torkiye güçlüdür" övünmesini ekliyordu.
Türk devletinin, her türlü darbeye sessiz, kum kum un ufak etseniz de tepkisiz mezar taşları, koyun keçilerle savaşında, bu bir ilk değildir. Talanda götüremediği koyun ve keçilerle oldum olası savaşıyor, kendi izinde giderek savaşmaya devam ediyordu.
Ancak, mezar taşlarıyla savaş, hayatlarında bir ilkti. Haydutların İslamının devleti IŞİD’den esinlenme ve onların yolunu takip etmeydi.
Oysa mezarlıklar bunlara kadar, insanın dokunulmaz ortak değerlerinden başlıcasıydı. Hangi soy ya da dinden olursa olsun ölü, dokunulmaz, mezarlıklar değerler, inançlar üstü saygınlıktaydı. Mezarlığa yolu düşenler, orada yatanların kimlik ya da inancını sorup sorgulamadan şapka çıkararak, el bağlayarak kendi inancına göre, ruhlarına iyilik dileğinde bulunuyor, yakarıyorlardı.
Ama bunlar, din, inanç, insani değer tanımazlıkla, yabaniydiler. Dağ yamaçlarına yaslanmış Kürt mezarlıklarını, yerden ve karadan bombaladılar.
Yalnız Kürtlere has değildir. Yer yüzünün bütün medeniyetlerinde, mezarlıklarda ibadet alanları vardır. Hıristiyanlıkta, Musevilikte, Budacılık ve İslamda, Kürtlerin ise bütün (İslam, Alevi, Êzîdî) inançlarında…
Bütün medeniyetlerde, ölmüşlerin gölgesine basmak, mabetlerin duvarına çizik atmak, mezar ya da mezarlıkları çiğnemek insanlık cinayetidir. Tekmil dinlerde günah, insani duyarlılıkta suçtur.
Ama, gelin de, IŞİD dinini, dünyasını rehber alan bunlara anlatın!..
Kürtlerin tarihini, coğrafya ve kültürüne, mabetlerine saldırdılar. Sur’da, Cizîra Botan, Şırnak, Nusaybin’de yüzlerce yıllık cami, türbe ve kilisileri havaya uçurup tozunu, molozunu da savurdular.
Oysa, havaya uçurulan insanlıktı. Yüz yıllardan, günümüze akan tarihi dinamitlemeleri normaldi. Çünkü, IŞİD de tarihe, baştan başa bütün uygarlıklara düşmandı…
Ama, ganimet geleneğinden gelme, dömbelekler için, insaniyet ve onu var eden üstün değer yarısı vicdanın anlamı yoktur.
Örneğin, İstanbul’un her yanı, Roma’dan, Bizans’tan kalma mezarlıklar tarlası, insanlığın dünüydü. İzi bile kalmadı, o mezarlıkların. İnsan kemikleri üstünde şimdi, AVM’ler, gökdelenler yükseliyor.
O nedenle, Kürdistan’da mezarlıklar ve halkın öteki kutsal mekanları havaya uçurulurken, cılızından da olsa, “yapmayın, insanlığımızı katletmeyin" itirazı duyulmadı, Türk kamu oyunda.
Dememiz o ki, mezar taşlarına bile savaş açanlardan, insaniyet beklemeyin. Bu seçilmiş hayat tarzı, yaşama biçimidir. Sahiplerine yakışır, ama dünya dışıdır, yabanıldır. Bu yabanilikte, Xerabê Bava köyünü, insanları, tavuğu, keçisiyle esir tutmayı insaniyet sanmak vardır.
Öte yandan dünya görmemiş fukara kafa, mezar taşlarıyla savaştan, zafer payı çıkarıyor, pullayıp püskülleyerek kalabalıklara sunuyordu.