Kürtler arasında Musul operasyonu konusunda ortak bir yaklaşımın henüz ortaya çıkmadığını kaydeden Cemil Bayık,  “Halbuki Kürtlerin Ortadoğu siyasetinde ne kadar etkili olup olmayacağı, Musul operasyonunda ne kadar yer alacağı ve bu çerçevede Musul yönetimindeki etkisinin ne kadar olacağına bağlı olacaktır. Başûrê Kurdistan’daki iktidar anlayışı aşılamadığı ve sorunlar çözülmediği için tarihi fırsatların değerlendirilemediği açıktır” diye konuştu.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın ANF’de Nurdoğan Aydoğan’ın sorularını yanıtladı. Dün ANF’de yayınlanmaya başlayan uzun ve kapsamlı söyleşiyi kısaltarak paylaşıyoruz. 

Türk devleti, Rojava ve Kuzey Suriye’deki varlığını Cerablus işgaliyle resmileştirirken Başika’dan çıkmamasının gündem olmasıyla birlikte Güney Kürdistan’daki askeri konuşlanması da perdelendi. Ne Irak ne de Federe Kürdistan bunu gündeme getirdi; neden ikisi de bu durumu görmezden geliyor?

AKP iktidarı, mülteciler konusu IŞİD ile ilişkilerini ve ABD ve Avrupa’ya karşı şantaj aracı olarak kullandı. Uluslararası güçler sonunda Türkiye’ye Cerablus konusunda taviz verdi. ABD, aynı zamanda Türkiye’yi Rusya ve Suriye’ye karşı bir şantaj olarak kullanıyor, ayrıca böyle bir tavizle Türkiye siyaseti üzerinde etkili olmak istiyor. Türkiye, şimdi orada işgalci olan bir dış güçtür.

Başika konusunda Türk devletinin yaklaşımı gerçekten pervasızcadır. Kuşkusuz daha önce de Başûrê Kurdistan’da askeri güçleri vardı. MİT’e bağlı birçok birim Parastın’la yakın ilişki içinde her yerde çalışıyor. Fakat Başika’da meydan okuyor, “işgalciyim, girdim, zorla çıkmıyorum” demeye getiriyor. Bu, gerçekten çok ciddi bir durumdur. Bir işgalci güce böyle sessiz kalınabilir mi? Türkiye ya da İran’a böyle bir güç yerleşseydi Türkiye ya da İran’ın tepkisi ne olurdu? Irak’a gelişi ne Irak Parlamentosu ne de Başûrê Kurdistan Parlamentosu tarafından onaylanmıştır. 

Başûrê Kurdistan’da nasıl bir siyasi irade vardır? Mangalda kül bırakılmıyor, milliyetçilik en zirvede konuşturuluyor ama Başûrê Kurdistan’daki Türk işgaline ses çıkarılmıyor! Bu sessizlik, bu işgale boyun eğmek ve bu işgali kabul etmek değil midir? Irak’ın belki gücü yok, fazla bir şey yapamıyor ama esas olarak Başûrê Kurdistan’da hükümetinin ses çıkarması gerekmiyor mu? Ama onlardan da çıt yok. Başûrê Kurdistan’da hükümeti KDP’den ibaret değil, YNK, Goran ve İslami partiler de var. İşgale bu kadar sessiz kalınması ciddidir; bir yaklaşımı, tutumu, zihniyeti ifade ediyor. Bunun kesinlikle reddedilmesi gerekiyor. 

Başûrê Kurdistan’ın en az on yerinde Türk askerleri bulunuyor. Halen tank ve asker gönderiyor. Bu nasıl görmezlikten gelinebilir? 

Başika’daki Türk işgaline tepki gösterilmemesi, Başûrê Kurdistan’ın geleceği açısından tehlikelidir. Türk devletinin bu tutumu sadece Başika’da değil, Başûrê Kurdistan’daki bütün Türk askeri gücünün resmiyet kazanması, meşruiyet kazanması anlamına geliyor. Öte yandan Türkiye Başurê Kurdîstan’a istediği, tankı, topu, aracı sokuyor. Buna sessiz kalınmamalı.

Musul merkezli tartışma ve hesaplarda Kürtler, ya Türkiye’nin Kürt Özgürlük Hareketi bileşenlerinin katılmamasını şart koşması durumunda ya da kendi içlerindeki sorun/çekişmeyle gündeme geliyor. Bu, Kürtlerin askeri ve siyasi düzeyi dikkate alındığında yadırganması gereken bir durum değil midir?

Musul en fazla Kürtleri ilgilendirmektedir. Çünkü Musul’da nasıl bir yönetimin olup olmayacağı Kürtlerin geleceğini ilgilendirmektedir. Milliyetçi ve mezhepçi bir Musul ortaya çıkarsa bu bütün Kürtleri tehdit edecektir. Sadece Şengal Êzîdîleri değil, bütün Kürtleri tehdit edecektir. Ama Musul’da Kürtlerin de içinde yer alacağı demokratik ulus anlayışına dayalı bir yönetimin olması, başta Başûrê Kurdistan ve Êzîdîxan’da olmak üzere Kürtlerin özgür ve demokratik yaşamları için önemli olmaktadır. 

Bu açıdan ABD’nin her yerde olduğu gibi Türkiye’nin hassasiyetlerini gözeterek Şengal’deki Êzîdîlerin hassasiyetini gözetmemesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Zaten Êzîdîlerin soykırımına hepsi göz yumdu, sadece gerilla savundu. Şimdi Şengal’i YBŞ güçleri savunuyor. IŞİD’e karşı mücadele de en fazla onların hakkıdır. IŞİD en fazla da onları tehdit ediyor; ama onlara IŞİD’e karşı mücadelede yeriniz yok, olmasın deniliyor. Bu kabul edilemez. Ne ABD, ne Irak hükümeti ne de KDP Êzîdîleri korumuştur. Bu açıdan YBŞ güçleri Şengal’i korumalı ve Şengal’in geleceği açısından bu operasyona katılmalıdır. 

Kürtler Musul’da etkili olursa Irak’ta gerçekten demokratik bir eğilim gelişir. Türk devleti bir yönüyle de Musul’u Irak istikrarsızlığının merkezi haline getirmek için “ben orada var olmak istiyorum” diyor. Bu nedenle Kürtlerin, YBŞ ve gerillanın Musul’da varlığına karşı çıkıyor. 

Sizce Musul’un IŞİD’den kurtarılması kadar kimler tarafından kurtarılacağı ve sonrası neden önemli, Musul’un 100 yıllık demografik yapısı ve tarihi pazarlıklar ışığında izah edebilir misiniz?

Kuşkusuz Musul’un kurtarılması önemli, ama esas önemli olan kimler tarafından kurtarılacağı ve sonrası oluşacak yönetimin karakteridir. Zaten Musul’un kurtarıldıktan sonra nasıl bir yönetime kavuşacağı da kuşkusuz kimler tarafından kurtarılacağı, bu operasyonda kimlerin yer alacağıyla bağlantılıdır. Bu açıdan büyük bir çekişme var. Musul sahipsiz bir yer olarak görülüyor. Kim etkili olursa o yönetimde kendisinin etkili olacağını düşünüyor. Bu konuda Kürtler de hassastır. Bu yönüyle Türk devletinin Musul operasyonuna katılmasını istemezler. Türk devleti Musul operasyonuna katılırsa bunun Kürt karşıtı bir siyasal durum ortaya çıkaracağı açıktır. En başta da Şengal tehdit altına girecektir; hatta Rojava Devrimi bile tehdit altına girecektir. Musul ve çevresindeki etkisiyle Medya Savunma Alanları’ndaki özgürlük güçlerine yönelik saldırılara yönelecektir. Türk devletinin Musul operasyonuna bu kadar ısrarlı olmasının nedeni, Kürtlerin Ortadoğu’da, Başûr’da, Irak’ta ve Rojava’da güç olmasının önüne geçmektir. Irak’ta işbirliği yapacağı güçlerle birlikte Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşmayı planlamaktadır. Nitekim Musul operasyonundan sonra Türk devletinin Şengal’e yöneleceği, buradan sonuç alırsa daha sonra Kandil’e de yöneleceği; böyle bir askeri ve siyasi planlama içinde olduğu söylenmektedir. Demek ki Musul’un kimler tarafından kurtarılacağı ve sonrası bu açıdan önemlidir. 

Musul tabii ki tarihi bir şehirdir. Önemli bir kavşak noktasındadır. Suriye’ye, Irak’a, İran’a, Türkiye’ye açılan bir kapı gibidir. Böyle görmek gerekiyor. Öte yandan Irak’taki dengeler açısından da çok önemlidir. Musul’un durumu Bağdat’ın güvenliğiyle de doğrudan bağlantılıdır. 

Musul bir kesimin şehri değildir. Musul’da önceleri Süryaniler, Yahudiler, Şiiler ve diğer etnik ve dinsel topluluklar Sünni-Müslüman topluluklardan daha fazla yaşıyormuş. Bu yönüyle İslami topluluklar yanında çok farklı inanç toplulukları da varmış. Musul böyle tarihi bir şehirdir. Son yüzyılda bu demografik dokusu değiştirilmiştir; Süryaniler göçertilmiştir, Yahudiler silinmiştir, Şiiler azaltılmıştır, Êzîdîler Musul’dan uzak tutulmuştur. Musul çok farklı etnik ve inanç topluluklarının yaşadığı bir şehir kimliğini yine de korudu. IŞİD’in bir amacı da Musul’un bu çok renkliliğini ortadan kaldırıp tek renk haline getirmekti. Sadece Sünni Araplardan oluşan bir şehir yaratmayı hedefliyordu. Bu nedenle IŞİD Musul’a saldırdı. Musul’da IŞİD gelmeden önce önemli sayıda Kürt yaşıyordu, Şii Türkmen yaşıyordu, Süryaniler yaşıyordu, Êzîdîler vardı. Kuşkusuz Musul’da Sünni Araplar çoğunluktadır ama çoğunluk demek her şeye hakim olmak demek değildir. Demokratik yönetimin Musul’da gerçekleşmesi gerekiyor. Bu çerçevede belli bir özerk yapısı da bulunmalıdır. 

Kürtlerin Musul içindeki konumu ve çevresindeki Kürtlerle ilişkisi hangi çerçevede olabilir?  

Musul içindeki Kürtler de Musul’un demokratik yönetimine katılarak hem Musul’un demokratikleşmesinde, hem de barış ve istikrarında rol oynamalıdır. Tarihi gerçekler, mevcut sosyal ve siyasal gerçekler Musul’da demokratik zihniyette olan; otoriter, mezhepçi ve milliyetçi olmayan güçlerin etkili olmasını zorunlu kılmaktadır. Böyle bir demokratik Irak yönetim anlayışında ve toplumsal dengelerin kurulmasında Musul içindeki ve çevresindeki Kürtlerin çok olumlu rolleri olabilir. Musul Irak’ın bir parçasıdır, ama Musul’da farklı mezhepten topluluklar yaşamaktadır. 

Bu açıdan biz demokratik ulus anlayışını güçlendiren toplulukların Musul operasyonuna etkili katılmaları gerektiği görüşündeyiz. Kürtler katılmalı, Êzîdîler katılmalı, Süryaniler katılmalıdır. Kesinlikle Türk devleti uzak tutulmalı, Türk devletinin yetiştirdiği milliyetçi-mezhepçi kesimler de bu operasyondan uzak tutulmalıdır. 

Kuşkusuz Musul yönetiminde Sünni Araplar etkin yer almalıdır. Bu olmazsa olmazdır ama bu Sünni Araplar, milliyetçi ve mezhepçiliği savunan Araplar olmamalıdır. Türkiye ile mesafeli olan kesimler olmalıdır. 

Bilindiği kadarıyla Şengal bölgesinde YBŞ’nin yanı sıra HPG’nin bazı birimleri mevcut. Son dönemde Musul operasyonu tartışmalarıyla birlikte Şengal’in durumu, buradaki askeri yapılanmanın KDP ve Irak Hükümeti ile ilişkileri gündeme geliyor. Bu konudaki yaklaşımınız nedir?

Şengal’de bugün YBŞ’nin önemli bir askeri gücü var. Kuşkusuz HPG’nin bazı birimleri de mevcuttur. Hiç kimse niye Şengal’desiniz, niye buradasınız, diyemez. Gerilla orada Kürt halkının onurunu korumak; Êzîdî Kürtlerin öz yönetim ve öz savunmasını güvenceye alana kadar da kalmak için vardır. Bu, tarihi bir sorumluluktur. 3 Ağustos’tan sonra durum değişmiştir. Şengal özerk olmalıdır. Hiç kimse ben burada hakim olacağım, benim egemenliğim olacak dememelidir. Kuşkusuz Irak’a da bağlı olur, Başûrê Kurdistan’a da bağlı olur, ilişkileri olur, o ayrı bir konudur ama özerk olacaktır. Öz yönetimi ve öz savunması olacaktır. Artık KDP, 3 Ağustos öncesi ben buraya askeri ve siyasi olarak hakimdim, yine hakim olacağım diyemez; Irak da burası benim sınırlarım içindedir, askeri ve siyasi olarak benim dediğim olacak, diyemez. Şengal’in özerkliğini tanıdıkları takdirde Şengalliler de hem Irak yönetimiyle hem de Başûrê Kurdistan yönetimiyle ilişki içinde olurlar. İnsani, ahlaki, vicdani, her türlü yaklaşım bunu gerektiriyor. 

YBŞ’nin Güney yönetimi ve Irak Hükümeti ile ilişkilerinin düzeyi nedir, siz ne kadar müdahil olabiliyorsunuz?

KDP ile hem YBŞ, hem de gerillalar sorunlar yaşanmaktadır. Ama bu, KDP’nin 3 Ağustos öncesine dönme zihniyeti ve politikasından ileri gelmektedir. 3 Ağustos’tan önce neydiyse yine öyle olsun deniyor. Gerilla oraya gittiğinde KDP yoktu ki! Gerilla hiç kimsenin elinden Şengal’i almadı. Gerilla gider gitmez de düşündüğü ilk şey oranın kendi öz savunması olsun, kendi öz yönetimi olması oldu. Kim 3 Ağustos öncesine döneceğiz derse bu kabul edilemez. Bunu kabul etmek, Êzidî soykırımını kabul etmektir. Êzîdîlerin yaşadığı 74 fermandan sonra bir fermanın daha önünü açmaktır. Bu kabul edilemez. Zaten Êzîdîler de kabul etmemektedir. Bu açıdan KDP’nin yaklaşımını değiştirmesi gerekiyor. Sorun Êzîdîlerden ya da bizden kaynaklanmıyor; sorun KDP’nin Êzîdîlerin özerkliğini, öz yönetimini ve öz savunmasını kabul etmemesinden kaynaklanıyor. KDP’nin, Türkiye ile Şengal konusunda anlaştığı konusunda haberlerin ortaya çıkması kaygı verici bir durumdur. Çünkü bu durum çok ciddi sorunlar ortaya çıkarır. 

Bizim bildiğimiz kadarıyla Irak hükümeti ile Şengal arasında herhangi bir sorun yoktur. Irak hükümetiyle Şengal yönetimi ve YBŞ arasında belli bir ilişki vardır. Irak hükümeti YBŞ’yi, öz savunma gücü olarak kabul etmiş; öz yönetimini de, meclisini de fiili olarak kabul etmiş durumdadır.

Bizim tabii ki gerilla üzerinden orayla belli ilişkilerimiz var. Yine orada Şengal’in öz yönetiminin sağlanması için belli bir desteğimiz var. Şengal özerk bir yönetime kavuşup gerçek anlamda kendin savunduğunda bizim açımızdan sorumluluk yerine getirilmiş olacaktır. 

Sizin Irak Hükümeti ile görüşmeleriniz var mı, bu görüşme ve ilişkiler Güney yönetiminin hilafına mı?

Irak Hükümeti ile dolaylı ya da dolaysız bazı ilişkilerimiz olmaktadır. Çünkü IŞİD’e karşı mücadele bizim en temel sorunlarımızdandır. Irak hükümetinin de böyle bir sorunu var. 

Ortadoğu’nun demokratikleşmesi çerçevesinde bütün hükümetlerle ilişki kurma yaklaşımımız bulunmaktadır. Biz Irak hükümetiyle de Irak’ın ve Ortadoğu’nun demokratikleşmesi temelinde dolaylı dolaysız ilişkiler sürdürmekteyiz. İran’la da, herkesle de sürdürmekteyiz. Bu yönlü görüşmeleri bundan sonra da sürdüreceğiz. PKK’nin, Kürtlerin Ortadoğu’da önemli bir güç olduğu dikkate alınırsa, bu yönlü ilişkilerin olması doğaldır. 

Kuşkusuz bizim hiçbir görüşmemiz Başûr yönetiminin hilafına değildir. Biz aynı zamanda Başûrê Kurdistan’ın güvenliği ve varlığının güvencesi için de mücadele ediyoruz. Gerillayı bütün Kürdistan’ın öz savunma gücü olarak görüyoruz. Kürdistan’ın tüm parçalarına ve halkımıza karşı sorumluluk duyuyoruz. Bu yönüyle Başûrê Kurdistan’ın hilafına herhangi bir güçle ilişki kurmamız mümkün değildir. IŞİD saldırdığında Hewler’i koruyan, Kerkük’ü koruyan Kürt gerillası oldu. IŞİD tehdit ettiğinde yine gerillanın Soran bölgesine, Süleymaniye ve Kerkük’e doğru gitmesi bu nedenledir. 

Ancak bizim politik yaklaşımlarımızla Başûr yönetiminin politikaları zaman zaman çelişiyor. Biz çok açık bir Hareketiz. 40 yıllık mücadelemiz, bütün Kürt örgütlerine yaklaşımımız da ortadadır. Bugüne kadar hiçbir siyasi güçle ya da devletle bir olup herhangi bir Kürt Hareketi’ne karşı bir tutumumuz olmamıştır. 

Tamamen Kürt halkının çıkarları, ilkeler temelinde ilişki kuruyoruz. 

Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki işgalciliğini tartışan Kürtlerin, bunu sınırların veya devletlerin egemenlik haklarının ihlali çerçevesinde tartışması, herhangi bir sömürgeciyi diğerine tercih eder pozisyonda durması doğru mu? Kürtler için temel perspektif ne olmalı?

 Kuşkusuz bu konu karmaşık bir konudur. Esas olarak Türkiye’nin amacına bakmak lazım. Türk devleti sömürgeci soykırımda, Ortadoğu’da Kürt düşmanlığında öncülük yapmaktadır. Bu açıdan Türk devletinin işgali Kürtler açısından büyük bir hassasiyet yaratmaktadır. Yoksa sorun mevcut devletlerin egemenlik alanlarının ihlalleriyle ilgili bir konu değildir. Kuşkusuz mevcut devletlerin egemenlik ihlalleri de Birleşmiş Milletler açısından sorun teşkil etmektedir. Burada o devletlerin nasıl karakterde olduğu önemlidir. 

Eğer herhangi bir devlet içinde Kürt sorununun demokratik temelde çözümü mümkünse, o zaman tabii ki oraya müdahale Kürtleri de ilgilendirir. Biz sorunlara özgürlükçü demokratik paradigmayla bakıyoruz. 

Sorun devletler hukuku çerçevesinde, devletlerin sınırları çerçevesinde karşı çıkıp çıkmama değildir. Halklara, halkların özgür ve demokratik yaşamına, özgürlük mücadelesine karşıt bir tutum olduğundan dolayı bu tür müdahalelere karşı çıkılmaktadır. Yoksa Türkiye Suriye’ye girdi, Türkiye’ye karşı çıktığımız için bu sefer mevcut Suriye’nin politikalarını onaylıyoruz gibi bir yaklaşım söz konusu olamaz. Yine Türkiye Başika’ya, Musul’a girdi, Irak sınırlarını geçti diye Irak’ın tüm politikalarını doğru bulduğumuz anlamına gelmez. Söz konusu her durumda bu işgalin, bu siyasi müdahalenin politikalarının ne olduğu konusunu irdelemek gerekir. Bu yönüyle olay ve olgulara tek bir tutumla yaklaşılamaz. 

En temel ilkesel yaklaşım önemlidir. Bu ilke de halkların özgür ve demokratik yaşamının çıkarına mıdır, çıkarına değil midir; bizim açımızdan esas olan budur. Bu çerçeveden bakıldığında Suriye’nin işgaline karşı çıkmak da doğrudur, Irak’ın işgaline karşı çıkmak da. Bu karşı çıkış, başka bir sömürgeci politikayı, sömürgeciliği kabul etmek anlamına gelmemektedir. Sadece Kürt halkının değil, Ortadoğu halklarının özgür ve demokratik yaşamına karşı da bir tutum varsa Kürtler buna da karşı çıkmalıdır. Çünkü Ortadoğu halklarının sorunları doğrudan Kürtleri ilgilendirmektedir. 

Türk devletinin şu anda Başûr’a ya da Suriye’ye saldırması Türkiye’nin savunması değildir; Türkiye’ye yönelik bir tehditten ileri gelmemektedir. Tamamen Kürt düşmanlığından dolayı buralara müdahale etmiştir. O zaman Kürtlerin de her türlü güçle ittifak kurarak Türk devletinin işgaline karşı çıkma haklarıdır. 

Uluslararası güçlerin, Türkiye’nin bu agresif tutumuyla ilgili duruşunu nasıl yorumlamak lazım, göz yumulup tolere mi ediliyor, biraz da sıcak sahaya mı sürükleniyor, yoksa gerçekten Türkiye kendi ajandasını uygulayabilecek dirayette mi?

Türkiye hala NATO’nun üyesidir. Avrupa ve ABD’nin önem verdiği bir ülkedir. Kuşkusuz AKP iktidarının politikalarından rahatsızlık duyulmaktadır, ancak buna rağmen Türkiye’nin bazı adımlarına göz yumuluyor, tolere ediliyor demek doğrudur. NATO, ABD ve Avrupa, hala Türkiye’yi Ortadoğu’da kullanılabilecek bir güç olarak görüyor. Dolayısıyla Türkiye de bu yönlü ilişkileri çerçevesinde kendini belli düzeyde dayatma imkanı buluyor. 

Türkiye’yi sıcak sahayı mı sürüyorlar, sıcak sahaya sürerek Türkiye’yi zorlayıp kendi politikalarına mı getirmek istiyorlar? Bu yönlü değerlendirme ve tartışmalar da var. Bu konuda biz bir şey diyemeyiz. Bu konuda herhangi bir bilgimiz de yok. Olaylara böyle komplovari yaklaşım ve senaryolar çerçevesinde yaklaşmak istemiyoruz. Esas olarak somuta, olana; somut durumun yarattığı sonuçlara bakıyoruz, ona göre tutum alıyoruz. Bizim yaklaşımımız bu çerçevededir. 

Kuşkusuz Türkiye’nin bir bütün olarak Ortadoğu’da kendi ajandasını uygulayacak dirayette olmadığı açıktır. Eğer bu politikada, bu güçte olsaydı şu anda Suriye’de de, Irak’ta da farklı şeyler olurdu. Suriye’de Baas rejimini devirmek istedi, kendisine bağlı güçleri etkili kılmak istedi, ama engellendi. Rojava Devrimini boğmak istedi ama bunu başaramadı. Bunu görmek gerekir. 

Türkiye 150 yıldır Ortadoğu’daki çelişkilerden yararlanarak kendini etkili kılmak isteyen bir devlettir. Hep devletler arasındaki çelişkilerden yararlanmıştır. Hasta adam olarak tanımlandığı dönemde de çelişkilerden yararlanarak kendisini ayakta tutmuştur. Cumhuriyetin kuruluşunu da bu çelişkiler temelinde gerçekleştirmiştir. Yoksa bugün sınırları çok küçük bir devlet olarak kalabilirdi. Soğuk savaş döneminde NATO’nun yanında yer alarak kendi politikalarını yürütmüştür. Türkiye hep böyle çelişkilerde, kamplaşmadan yararlanarak kendini ayakta tutan ve bunun verdiği imkanlarla kendini dayatma kapasitesinden yararlanan bir ülke olmuştur. Ama mevcut durumda soğuk savaş son bulduğu için 1975’teki gibi kendisini dayatacak, kendi dediğini yaptıracak bir konumu da bulunmamaktadır. 

Yine de Türkiye beli düzeyde bir diplomatik değeri, jeopolitik değeri olan bir ülkedir. Bu yönüyle zaman zaman kendisini çeşitli biçimlerde dayatıyor. Artık dünya da uluslararası güçler de Türkiye’nin her şantajına boyun eğmiyor. Çünkü Türkiye’nin ciddi zayıflıkları, zayıf karınları var. En başta da Kürt sorunu Türkiye’nin çok zayıf karnıdır. 

Türkiye aslında kendisine karşı tutum alınmayacağını hissettiği an adımlar atıyor, esip gürlüyor. Bu tür adımlar attığında karşısına bir güç çıksın, attığı adımların hepsi daha farklı bir biçimde tersine döner, Türkiye büyük bir bataklığın içine girebilir, Türkiye büyük bir yıkımla karşılaşabilir. Bu yönüyle Türkiye’ye karşı verilecek mücadele Türkiye’yi kısa sürede tersyüz edip bugünkü o agresif tutumunu bırakıp kediler gibi kuyruğunu bacağının arasına alma durumunu yaratır. Türkiye karşısında mücadele edecek güç görmez ya da ben şu adımı atarım bana karşı çıkan olmaz dediği an kabadayı kesilir; ama karşı çıkan olduğu zaman da pirince giderken evdeki bulgurdan olur.

Musul operasyonu gündemde, AKP iktidarı esip gürlüyor. Aslında yapacağı bir şey olmasa da böyle esip gürleyerek kamuoyunu etkilemeye çalışıyor. A, B, C planlarım var diyor. Bunların çoğu propagandadır. Karşısında bir güç görsün, sesi soluğu kesilir. Çünkü öyle herkese kabadayılık yapacak, herkese karşı savaşacak gücü yoktur. Hele hele Irak’ta istediği gibi at oynatamaz. Şu anda KDP’ye dayanarak Başûrê Kurdistan’da konumlandırdığı askeri güce dayanarak böyle tehditler savuruyor. Ancak karşısına bir güç çıktığı takdirde bugünkü havasından bir şey kalmayacağı açıktır. Ne Suriye’de Türkiye’yi masaya oturturlar, ne de Irak’ta. 

Özcesi Türkiye’nin uluslararası güçlerle ilişkileri nedeniyle bazı konularda dayatma ya da tolere edilme durumu olsa da öyle dirayetle kendi dediğini yaptıracak ne gücü ne de konumu vardır. 

Güney Kürdistan’daki durum da en az Rojava kadar karmaşık görünüyor. Bir güç, iktidarı zapt etmiş; bunun karşısında olanlar parçalı ve çözüm üretemiyor. Irak ile ilişkiler sorunlu. Türkiye ve İran olabildiğince içine nüfuz etmiş. Siz böyle karmaşık ve tehdit yumağı içinde buradaki toplumsal realiteler üzerinden müdahilsiniz. Kısa vadede Kürtlerin lehine bir durum oluşur mu, biraz da Musul operasyonu bağlamında yorumlar mısınız?

Başûrê Kurdistan’daki durum tabii ki Kürtler açısından iyi bir durum değil. Sömürgeci egemenliğin olmadığı, Kürtlerin yönetimi altında olan Kürdistan’ın bu parçasında durum farklı olmalıydı. Bütün Kürtler için örnek bir siyasal, sosyal ve ekonomik yaşam yaratılmalıydı. Bir kesimin kendini iktidar yapması değil de, bütün Kürtlere ve Ortadoğu’ya örnek olacak bir siyasal, sosyal, ekonomik düzen üzerine yoğunlaşılmalıydı. 

Bir toplum, bir halk ancak demokratik toplumsa güçlü olur, kendi içinde demokrasiyi yaratmışsa güçlü olur. Demokratik olmayan toplumlar güçsüz toplumlardır; demokratik olmayan toplumlar halka değil de dış güçlere dayanmak zorundadırlar. Çünkü ancak demokratikleşme toplumu güç yapar. Bu, demokratikleşmenin ve toplumun güç olmasının kanunudur. Ancak Başûrê Kurdistan’da demokratik bir yönetim, demokratik bir toplum olma ve demokratikleşmeye dayanma yerine hakim olma, iktidar olma esas yaklaşımdır. Bunun yanında bir de toplumsal ve siyasal olarak parçalı olununca sorunlar daha da ağırlaşmaktadır. Bu yönüyle Başûr’un sorunları tüm Kürtlerin sorunudur. 

Gerçekten Türkiye ve İran fazlasıyla müdahil olan devletlerdir. Bunu bütün halkımız bilmektedir, biliyor. Türkiye neredeyse Başûrê Kurdistan’ı işgal etmiş bulunmaktadır. AKP iktidarı kaderini KDP’ye, KDP de kaderini Türkiye ile ilişkilerine bağlamış. Bu gerçekten sorunlara kaynaklık ediyor. Yine İran’la ilişkiler de bu yönlü durumlar ortaya çıkarıyor. Bu da Kürt örgütleri arasındaki sorunların çözümünü zorlaştırıyor.

Biz olumlu rol oynamak için uğraşıyoruz; Kürtler arası birlik olmasını istiyoruz. Bırakalım herhangi bir partinin bölünmesini, parçalanmasını, bütün partilerin bir araya gelmesini, ortak irade olmasını; ulusal bir zeminde buluşması gerektiğini düşünüyoruz. 

Musul operasyonu konusunda ortak bir yaklaşım ortaya çıkmadı. Halbuki Kürtlerin Irak siyasetinde, Ortadoğu siyasetinde ne kadar etkili olup olmayacağı, Musul operasyonunda ne kadar yer alacağı ve bu çerçevede Musul yönetimindeki etkisinin ne kadar olacağına bağlı olacaktır. Ama Kürtler arasında birlik olmayınca, ortak bir Musul politikası olmayınca KDP gidiyor Türkiye ile ilişki geliştiriyor ya da Türkiye ile ilişkileri önemli görüyor. Bu da Kürtlerin aleyhine bir durum ortaya çıkarıyor. 

Nitekim Türkler, Êzîdîler katılmasın, gerilla katılmasın diyor. KDP de Türkiye gibi gerilla içinde olmasın, Şengal güçleri içinde olmasın, diyor. Bu tabii Kürtleri zayıf duruma düşürüyor, Peşmergenin de, Şengal’in de, Kürt güçlerinin de durumunu zayıflatıyor. Bu süreç de göstermektedir ki Başûr’daki sorunların varlığı Kürtler açısından olumsuzluklar ortaya çıkarıyor. 

Eğer gerilla, peşmerge, YBŞ güçleri ortak hareket etselerdi, Musul operasyonunda en etkili güç olurlardı. Kürtlerin önünde IŞİD değil, hiçbir güç duramazdı. Bu da Kürtlere çok büyük kazandırırdı. Ama Başûrê Kurdistan’daki iktidar anlayışı aşılamadığı ve sorunlar çözülmediği için tarihi fırsatların değerlendirilemediği açıktır. Ancak Ortadoğu’da eski dengelerin yıkıldığı, yeni dengelerin kurulduğu süreçte Kürtler er geç bu gerçeği görüp gereklerini yerine getirecektir.  


 HABER MERKEZİ