Özgür AMED Foucault, “Hapishanenin Doğuşu“ adlı kitabında ‘disiplin’ konusu üzerinde uzun uzadıya durur. Dünü ve bugünü karşılaştırır, suç-ceza üzerinden egemenin pratiğini inceleyerek mekânsal ve bedensel bir tomografi çekip önümüze koyar. Göstermekle yetinmez, programsal halini, olası gelecek kurgusunu ve anı ele geçirmek adına ne tür kılıflara büründüğünü de yazar. Vardığı nihai noktalardan biri de “disiplin toplumu“ gerçeğidir. Bu gerçek onu yeterince ürkütmüş olmalı ki, daha sonra ‘toplumu savunmak gerek’ diyerek uyardı. Disiplin toplumu derken tam olarak neyi kastettiği de bizim için önemli. Ona biraz bakmakta fayda var. Çünkü asıl derdimiz bu yazıda “denetim toplumu“ olacak, ama disiplinden denetime geçtik diyen Deleuze’a varmak için önce disiplin konusunu netleştirmek lazım. Mükemmel bir toplum hayali kurulurken, askeri toplum düşü galebe çaldı! Yaşadığımız gerçeklik totalde budur. Bu anlamda 20.yy, disiplin toplumu denen sürecin bir nevi altın çağıdır. Foucault’ta disiplin, bir eylemin önce mekan içinde dağıtılmasıdır. Çitleme, kolejler, kışlalar bu tanım gereği akla gelen ilk yerlerdir. Disiplin mekânlar sayesinde, denetlediği bedenlerden dört cins bireysellik veya daha doğrusu dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yaratır: Disiplin, mekânsal dağıtımları sayesinde hücreseldir, Disiplin, faaliyetlerini şifreleme sayesinde organiktir, Disiplin, zamanı birikimli hale getirmesi açısından oluşumsaldır, Disiplin, güçleri birleştirmesi sayesinde de birleştiricidir… Peki bu dört parametreyi yapabilmek için ihtiyaç duyduğu teknik var mıdır? Vardır. Bunun için dört teknik devreye sokar, Tablolar inşa eder, manevraları hükme bağlar, icraatlar dayatır ve son olarak da taktikleri düzenler. Yukarıda sayılı yapılar sayesinde iletişim koparılabiliyor, zaman askıya alınabiliyor, bölümlere ayırarak gücünü absorbe ediyor, kayıt altına alarak veriye çevirebiliyor… Tüm bunlardan kaynaklı hapishane dediğimiz kapatılma ortamı; fabrikalara, okullara, kışlalara benzer. Bu yerler de doğal olarak hapishaneye benzer. Foucault, buna şaşırmayın der. Deleuze “denetim toplumu“ metninde disiplini şöyle özetler: „Geniş ve yaygın kapatıp-kuşatma mekanları düzenlemeleriyle ayırt edilirler. Birey hiç durmadan, her biri kendi yasalarına sahip olan bir kuşatma mekanından öbürüne geçer; önce aile; sonra okul (“artık ailende değilsin“); ardından kışla (“artık okulda değilsin“); en sonunda da fabrika; ara sıra hastane; olasılıkla hapishane, yani kapatılmış-kuşatılmış çevrenin en önde gelen örneği. Foucault bu kapatıp-kuşatma çevrelerine ilişkin ideal projeyi parlak bir şekilde inceledi; özellikle fabrikalarda görüldüğü haliyle; yoğunlaştırma; mekan içinde dağıtım; zaman içinde sıralama; etkisi, parça parça kuvvetlerin toplamından daha büyük olacak bir üretken kuvveti zaman-mekan içinde kurmak…“ Peki bugünün özgünlüğü nedir? Hapishaneler, kışlalar, okullar tüm yönleri ve korkunç disipline edici taktikleri ile halen var olduğuna göre, diyebilir miyiz artık disiplin toplumundan çıktık, denetim toplumuna geçtik? Bu ikisi arasındaki ince fark nedir? Deleuze, kapatıp kuşatan kapakları ile midyeyi „kapatma/disiplin toplumları“nın, kıvrılan yılanı da “denetim toplumları“nın hayvanı olarak belirtir. Ve bugünkü rejimde ‘midyeden yılana geçtik’ der. Çünkü“ Bir yılanın kıvrımları, bir midyenin yumuşak ipliklerinden bile daha karmaşıktır“ Yalnızca içinde yaşadığımız sistem açısından değil, yaşam tarzlarımız ve başkalarıyla ilişkilerimiz açısından da. Disiplin insanı, sürekli olmayan bir enerji üreticisiydi; denetim insanı ise dalgalıdır, yörüngededir, sürekli bir şebekenin içindedir. Haftaya denetim toplumu ve özelliklerine devam edeceğim. Oradan da bugün AKP’nin dünyasında bunun somut halini tartışmaya çalışacağım.­