Suların sesi kulağımdayken, gözlerime aşina olan bir kadını görüyor ve " Ne güzel kokuyor köy" diyorum. Hiç bu denli güzelliği bir arada görmemiştim, biliyordum.
Asırlık dut ağacına bakıyor, gülüyorum. Bir vakitler benim köyümde de vardı bu ağaçlardan, diyorum içimden.
Birden Şehr-i Dêrsim'e ilk geldiğim yıllara dönüyorum bahçe içindeki kadını görünce dün ile bugün arasında gidip geliyorum.
Adı Kıymet'ti öğrencimin. Pek yerinde durmazdı öyle. "Ya ne kadar da yaramazsın", demiştim onun hareketliliği karşısında. O da bana dönüp: Sizde çocukluğunuzda çok yaramazmışsınız, annemin sitilini kırmışsınız, demişti. Şimdi sadır diken bu kadın o zaman sitilini (bakraç) kırdığım kadındı işte. Olayı anlatıp karşılıklı gülüyoruz. Biz ne çok büyümüşüz meğer.
O ayağımızın alışkın olduğu evin kapısına bakıyoruz. Gözleri bir çocuk sevecenliği ile gülen Silê Qic'ı arıyoruz. Kapı kapalı. Sultan Padişah'ın mekanına bakıyorum yıkıntılar arasında. Bu yıkık evler, yıkık hayatlar gibi bakarlar yüzümüze. Başımı çevirip Silê Qic'ın evine bir kez daha bakıyorum. "Evdeler evdeler", diyor ardımızdan gelen bir genç. Dönüp bakıyoruz. Nerede bir genç görsem, onlara bir şeyler olacak tedirginliğini yaşıyorum.
Bir tık bir tık daha kapıya. Güleç yüzüyle yüz yaşını aşmış o adam yine geliyor bize doğru. Her zamanki gibi onu doğu tarafına bakan düzlüğe alıyoruz, yeşillikler arasına  "Sekena, wesa, hal keyf çutiriya" diyorum yarım yamalak Dımılkimle. Halını hatırını soruyorum. "Weşiya to" (sağlığın) diyor ve gülüyor. O güldükçe içim genişliyor, seviniyor mutlu oluyorum. Vace (söyle) diyorum. "Ma ez se vace" (ma ben ne söyleyeyim), diyor. Gülüyoruz. Elinde asasıyla bir Musa gibi yardımımıza yetişiyor Hıdır amca. O gelince işin seyri değişiyor, arada bize yardımcı oluyor konuşmalarımıza. Bir asırlık ömründen kesitler sunuyor bize Silê Qic. O malum terteleden sonra artık bayramların kutlama zamanları da geliyor. Sağdan soldan ne kadar keman çalan varsa aranıp bulunuyor ve Dêrsim merkezine götürülüyor. Silê Qic da bunlar arasındadır elbette, onu da götürüyorlar. Silê Qic'ın kemanı pek iyi değil o zaman. Toplanan dengbêjler bir güzel sınavdan geçiriliyor, kemanı iyi olan Şoğayiklı dengbejin elinden kemanı alınarak Silê Qic'a veriliyor. Silê Qic eline aldığı yeni kemanla çok güzel çalıyor. Bunun üzerine Silê Qic bayramlarda hep aranan kişi oluyor.
Silê Qic'a kendisine niçin Qic (küçük) dendiğini soruyoruz. Yine gülüyor. Bunun boyumun kısa oluşuyla alakası yok, babamın adı da Süleyman'dı. Ona Silê Pil, bana da Silê Qic, diyorlardı. Yani Büyük ve Küçük Süleyman, diyorlar. İnsanın bir sanatçının yaşamıyla ilgili bilgileri onun ağzından öğrenmesi çok yerindeymiş. Bunları öğrenmeseydik, kimbilir onunla ilgili daha neler neler söylenecekti. İşte o malum fotoğraftaki törenlerde elinde kemanıyla önde giden adamın hikayesi böyle... Keyfinden değil toplanıp götürülmedir onun aslı.
Bir vakitler bizim köyde Hüseyin amcamın keman çaldığını biliyordum. Nazımiye Harik'te yaşının yüz on beş olduğunu söyledikleri kadınla konuştuğumuzda, yaşlı bir amcanın keman çalma mecarasını dinlemiştim. O da keman çalanlara öykünüp, kendine çocukça bir heyecanla tenekeden bir keman yaptığını, öyle öyle keman öğrendiğini anlatmıştı. Görülen odur ki Dêrsim yöresinde keman hep ola gelmiştir ve bağlama kadar öncesi vardır. İçimden getirip götürdüğüm bu düşünceler arasında dengbejliğin Silê Qic ailesinde geleneksel olarak sürüldüğü görülüyor; çünkü Silê Qic'ın babası da bir dengbêj olduğunu onun ağzından öğreniyoruz.
Bir an çocukluk yıllarıma dönüyor, Saxsik tarafına doğru bakıyorum. İçim bir tuhaf oluyor, kısa bir hüzünle buluşuyor ve tiriporturu almak üzere yerimden kalkıyorum. Köyün içindeki yaşlı dut ağacının yanında kahvaltılarını hazırlayan aileyi rahatsız etmemek için alt taraftan geçip asfalta inen yoldan yürüyorum. Kuşburnu gülleri ve iğde kokuları bana kadar geliyor. Derin bir soluk çekip etrafa bakıyorum. Tam Silê Qic'ın mekanına gitmek üzereyken beni çağıran bir ses duyuyor, sesin geldiği yana dönüp bakıyor, sonra onların yanına gidiyorum. Kısa bir merhabalaşmayla bana kahve ikram etmek istiyorlar, çaydan yana tercihimi yapıyorum. Bezuvar'dan söz ediyorlar. Oo değme keyfime, bir çocuk oluyor yüreğim. Onca emekler sonunda ortaya çıkan dergi.
Mili'yi ilk bu baharda şenlikli görüyorum yıkıntılar arasında. Yıkılan evler ve ayakta kalan evler... Konuşmalar, konuşmalar... Sancılı zamanlardan, hırpalanan düşlerden ve çektiğimiz hasretlerden söz ediyoruz. Çaydan sonra memnun bir ifadeyle yüzyıllık dut ağacının yanından kalkıp yeniden sanatçının evinin önündeki düzlüğe gidiyorum.
Silê Qic bize dedelerinin bu köye gelişlerini anlatıyor. Viranşehir'den buralara dedelerinin geldiğini, daha önceleri konuştukları dilin Kurmancî olduğunu, bu köye yerleştikten sonra süreçle birlikte dillerini unutup Dımılkiyi konuşur hale geldiklerini söylüyor.
Ona doyulmuyor, hafızası oldukça dinç, anlattıkları sağlam. Son kez hem Tanzimatı, hem Hürriyeti, hem Cumhuriyeti yaşayan Sey Qazi'den söz ediyoruz. Onunla söyleştiğini, onu dinlediğini, Mazgirt tarafına gittiği zamanlarda, onun da oralara geldiğini anlatıyor. Sey Qazi'nin bağlama çaldığını söz arasında anımsatıyor.
Mili... yine o sözü söyleyeyim: Çok gidişime çok yalnızlık aldım. Bahar kokuyordu Mili'de...

BURHAN GÜNDOÐAN