İletişim Profesörü, hocaların hocası Ünsal Oskay; “19. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişimin Kültürel İşlevleri” kitabında bugüne ne de güzel ışık tutar. Usta, iletişim araçlarının millete yaptığı fenalıkları, kulaklarını üfleye üfleye yeme tekniği ve sistemini anlatırken der ki: “Toplumsal ortamın dolaylı anlamlandırılması giderek uzağımızı yakınımız, yakınımızı uzağımız yapan kitle iletişimin sentimental edebiyatına, yıldız falı sütunlarına, foto-romanlarına, şiddet gösterimine ve ergilci kültürün en ilginç ürünü pornografiye gelip dayanmıştır.”
Bu kitabın yazıldığı tarihten bu yana on yıldan fazla geçmiş ama iletişim araçlarının işlevi hiç değişmemiş. Fakat bugünkü durum işlevsel olarak değilse de araçların kullanımı bakımından tek tip bir zihniyete, algı yönetimine, uyuşturmaya, uyutmaya ve uydurmaya işaret ediyor. Havuz medyası denilen saray bültenlerinin aynı anda aynı manşetle çıkmasından tutun da, Kürdistan’daki katliam görüntülerinin yanında poz verip, RTE’ye mesaj atanlara kadar her türlü iletişim aracının kullanım biçimi polis telsizinden geçen anonslara döndü: “Burda herkesi bodruma tıktık merkez, evet evet tek tek öldürüyoruz. Arz ederiz” durum bu kadar açık ve net.
Peki sanal aleme pek takılmayan, eve artık gazete falan pek almayan, olanı-biteni TRT ve dolayısıyla Anadolu Ajansı’nın geçtiği resmi devlet yayınlarından alanların dünyasında “tam o esnada” neler yaşanmaktadır? Hiç öyle sosyolojik araştırmalara ve analizlere gerek yok; yekten söyleyeyim onlar kendi hayatta kalma mücadeleleri canlarından bezdirmemiş gibi Survivor takip ederler. Zaplayarak gidelim, gece-gündüz demeden halaya duranlara, türlü çeşit şarkı-türküyü çürük sakız haline getirenlere dalarlar. Olmadı Kösem Sultan’ın entrikalarına kilitlenir, çalma ve çakma senaryoyla bir milyon dolar ödedikleri aksanlı oyuncularının iki erkek arasında gide gele helak oluşuna seyirci kalırlar. Dizilerin yegane konusu aynı zamanda toplumsal riyakarlığımızın da aynasıdır. Silme ahlakçı kesilip mangalda kül bırakmayanlar, başroldeki kadınların kimden hamile kaldığını, o çocuğu doğurup doğurmayacağını, kapı arkasında kimle kimi aldattığını ağızlarından salyalar akarak takip ederler. Bir dizi hikâyesi için gereken her türlü kumpas, çatışma, çelişki bizim riyamızdan beslenir. Bizimkiler yetmezse elin Korelisine telifler ödenir, yerelleştireyim derken pespayeleştirmekte sınır tanımazlar.
Reklam gelirlerinden parsayı toplayan kanallar ceplerini doldururken, yapımcılar Endonezya, Katar, Suudi Arabistan, Dubai gibi memleketlere sattıkları ve yazarına, yönetmenine, oyucusuna zırnık koklatmadıkları paralarla son model cipler, beş katlı villalar almaya devam ederler. Savaş en vahşi şiddetiyle taa oralarda değil, burada başkentte can alırken o halay hiç durmaz, o çocuğun babası aslında kim sorusu hiç bitmez. Kurtlar Vadisi bir dizi değil, memleket tarihimizdir. Her gün silahlar çekilir, insanlar ölür, ölenin yerine “yeni oyuncular” gelir.
Her türlü muhalefetin başını ezmeye ant içmiş, insanları sokaktan gazla püskürterek evlerine tıkmış bu faşist iktidarın şiddetinden kaçanları, kaçmaya çalışanları uyuşturmanın en iyi yolu da işte bu iletişimin araçlarının ta kendisidir. Ellerinin altına bir kumanda aleti verdiniz mi işlem tamam olur. Bir aklı evvel çıkar “iğreniyorum” der, bir yavşak spiker çıkar suratınıza tükürür siz de yarabbi şükür der öbür kanala geçersiniz. Ezcümle hal-i pür melalimizi merak edenler havuz medyasından, onların televizyonlarından, gazetelerinden, internet sitelerinden takip edebilirler. Geri kalanlara ise ya yayın yasağı gelmiştir ya da “tam o esnada” olaylar başka türlü gelişmektedir.