Geçen hafta sonu, dünyanın ve Avrupa’nın en büyük barosu olan İstanbul Barosu’nun Genel Kurulu vardı. Yönetimin yeniden belirlendiği bu genel kurul yirmi yıldır izlediğim genel kurullar içinde en milliyetçi, en kötü yönetilen genel kuruldu. Irkçı söylemlerin havada uçuştuğu salonda, "Bu daha başlangıç mücadeleye devam" sloganına, verilen yanıt "Çırpınırdı Karadeniz bakıp türkün bayrağına" marşı oldu. Yine salonda sık sık, askerlerin geçit töreninde kullandıkları ritimle "ne mutlu türküm" diyene sloganı atıldı. En büyük tartışma aidat konusunda yaşandı desem şaşırmazsınız sanırım. Hukuka, özgürlüklere bakışını, alandaki sorunlara çözüm önerilerini öğrenmek için boşuna beklediğimiz seçilen baro başkanı, kendi söylemi ile millici(?) ve ulusunu seven biri. Atatürk ve bayrak savunuculuğu ile baro yönetmeye de devam edecekmiş.
Kobanê protestoları da yapıldı, özgürlükçü bakış açılarından dem vuran da oldu. Ancak, koca genel kurula damgasını vuran siyasi taraftarlık görüntüleri ve ırkçı söylemlerdi. Sonunda da hakim söyleyişle "şeriatçılar" değil "cumhuriyetçiler" kazandı.
Bu yaşadıklarım beni epey gerilere götürdü; Hukuk fakültesinde okurken hakim yada savcı değil de avukat olmaya karar vermiştim. Çünkü avukatlık, insanın özgürlüklerini haklarını yasaklayan, sınırlayan, despot statükoyu, yasaları insani değerlerden yana aşan bir özgürlük, genişlik, erişilmez bir ufuk demekti. Avukatlık tüm zamanların Donkişot’u olmaktı.
Mesleği yaparken bir kez daha emin oldum ki avukatlık, ruhuna uygun olarak yapıldığında toplumu ileriye taşıyabilecek dinamikler içinde bir yere sahip. Yasaları, yasalara dayalı uygulamaları içeriden eleştirebilme ve değişime zorlama gücü var. Avukatlık, ruhunda anarşistlik taşıyor ve otoriteye ki otoritenin hukuk sistemine dahi itaat, bu ruha yakışmıyor.
Nitekim bu ruha sahip avukatların savunmalarına iyi bakarsanız, mahkeme kararlarında bulamadığınız adaleti orada görebilirsiniz. Kadın haklarından devlet şiddetine, çalışanların haklarından halkların haklarına kadar her alanda, yasakçı yada yetersiz yasalara rağmen elde edilen kazanımlarda, yasallığı aşan meşruiyet zemininin yaratılmasında ve otoriteye dahi kabul ettirilmesinde de bu ruhun etkisi var. Türkiye gibi ülkelerde büyük mücadelelerle kazanılan hak ve özgürlükler, bir gecede elimizden alınabiliyor evet. Ancak o ruh, yeniden kazanmanın yolunu açıyor aynı zamanda ve bu yüzden otoritenin ehlileştirme gayreti hiç hız kesmiyor.
Yine mesleği yaparken gördüm ki, meslektaşların çoğunluğu ne bu algıya sahip ne de bu ruha. Geçtim bu ruha sahip olmayı, özgürlükçü hakim yada savcıların ve yasakçı otoritenin dahi gerisinde bir noktayı kendilerine sınır belleyen avukatlar var, elbet en yüksek(!) değerler/ en etkili zehirler; para, çıkar, ırkçılık, dini gericilik söz konusu değil ise.
Barolar mı? Onların da pek çoğu, bir hukuk örgütü olduklarını unutmuş, şekil İstanbul’da görüldüğü üzere.