“Milliyetçilik, bayım, şerefsiz bir politikacının son sığınağıdır.”  Samuel Johnson

Lice’de bir katliam denemesi varken ve iki ölü ortadayken, politikacıların sıra sıra bayrak edebiyatı yapması, milli objelerle beyinleri şekillenmiş bir akımın milliyetçi yelpazesi yeni tanık olduğumuz bir durum değildir. Ama yine de her defasında zorumuza gidiyor bunları duymak...
Bir devlet düşünün bir bez parçası bayrakla ötekilerin kabusu olmuş bir toplumsal güruh yaratmıştır. Bayrak, milliyetçi gururun ötekilere karşı düşmanlığıdır. Türkiye’de bayrak kutsaldır ve o bayrağa kem gözlerle bakmak bile bir ölüm sebebidir. Bayrak için Türk askeri çok insanın kanına girmiştir. Buna Kıbrıs’ta tanık olmuştuk... Türk bayrağının asılı olduğu direğe tırmanan Rum gencini kuş gibi avlamışlardı seneler önce. Bayrak söz konusu olunca Türk devletinin affı yoktur. Acımasız ve kıyıcıdır. Gözü dönmüşlüğün çılgın kafatasçılığıdır. Nerede bayrak kutsaldır orada insan değersizdir. Türkiye’nin bayrak yaklaşımı o coğrafyada yaşayan herkese düşman olmanın ifadesidir. Bayrağı “namus” olarak görenler, inkarı seçerek en büyük namussuzluğu yaptıklarının farkında değillerdir. Ulusal simgelere saygı demokratik karşılığın kurumsallaştığı ortamlarda olur. Bunu algının bilinci, ortak değerlere eşit mesafeli saygıdan geçer.
***
Bir bayrak için binlerce insanı sokağa dökenler, barışmanın doğru olmadığının kanıtında ısrar ederek savaşa hazırlıktır. Bayrak zavallı insanların ‘sığınağıdır.’ Bunun sorumlusu ise o ‘şerefsiz’ politikacılardır. Aşılamayan milliyetçilik, bayrak sevdasında yeniden tek ‘sığınak’ olarak meydanlarda. Kendi bayrağını bu kadar kutsamış bir toplum, ötekilerin bayraklarına asla tahammül etmez. Böyle bir yanlışın kenarında, kendi doğrularında ısrar eden bir kafatasçılık, güzel olan her şeye düşman kalır. Aşılamayan milliyetçilik, güzelliğe düşmanlıktır.
***
Bir ülkede hiçbir şey doğru olmayınca, bayrak vb. objeler tek doğru olarak insanlara sunulur. Türkiye’nin tek doğrusu o bayraktır. O doğrunun yan etkisi, milliyetçilik ve sonuçlarıdır. Ölümdür. Küfürdür. Öç almaktır. O bayrağı indirenin çocuk olması hiçbir şeyi değiştirmez. Hesabı sorulur... Bu yaklaşımlar bilinen yaklaşımlardır. Bilmediğimiz yaklaşım sürecin atmosferinde nasıl davranacağımızdır. Sürecin adını bile bilmediğimizi, nasıl tarif edeceğimizi şaşırmış durumdayız. Oysa hükümet her defasında süreci şu sözlerle ifade ediyor. ‘Tek bayrak, tek dil, tek millet.’ Ve ‘bedel ödetmek’ sonuç Lice!
***
Nasıl bir siyaset bu? İki insanı öldüreceksin, ölüm karakolları inşa edeceksin sonra insanların gözlerinin içine bakarak, barış, süreç diyeceksin... İnsan inanmak istiyor söylenenlere. Ama insan nasıl inansın... Müzakere dedikleri şeyin ağırlığı öyle bir ağırlık ki, denge dediğimiz şeyin ölçüsü kaçmış durumdadır. Düşmanlık barışın dili olabilir mi? Bir devlet ya da hükümet müzakere ettiği tarafa küfür eder mi? Türk devleti ve hükümeti eder. Eder çünkü düşman kavramında nettir. Ve gıdası, dayanağı o bayraktır. Ne zaman bayrağın huzursuzluk olduğunu kavrarsa başbakan, o zaman ‘onurun bayrak’ değil de barış olduğunu ispatlamış olur. Bayrağı onur olarak görenler, doğru siyaset yapabilir mi?
***
Süreç derken sürekli ileri aşamada bir demokrasinin varlığı umut olarak dilleniyor. Teorik olarak demokratik anlamda tüm halkların bir arada yaşaması ve barış içinde olması umut ettiğimiz bir şeydir. Öyle bir şey ki bu, artık insanlar umut etmek istemiyor. Yaşamak istiyor. Siyaset insanlara umut etmeyi değil, fiili yaşanır demokratik sahalar sunmalıdır. Siyaset somut gerçeklerin elle tutulur verilerin çözüme kavuşmasını sağlamalıdır. Aksi durumda umut dediğimiz şey, zorlayıcı olur. Kürtler bin yıllardır umut ediyor. Umut etmek güzeldir ama siyasette umut değil başarı önemlidir. Başarının dili de umut etmek değildir elbet.
***
Siyasette umut ederseniz, geriliğin, yobazlığın, kirli kapitalist ilişkilerin ortasında duran Erdoğan’a muhtaç olursunuz. Erdoğan siyaseti, baş belası bir siyasettir. Hiçbir başbakan özgürlük hareketi ile bu kadar yakından ilgilenmedi. Yani Kürt sorununun çözümüne dair hiçbir başbakan bu kadar alakalı olmadı. Ama hiçbir başbakan bu kadar iktidarda da kalmamıştı. Ve hiçbir başbakan bu kadar ince bir düşmanlık da yapmamıştı. Güzel, insani sözlerinin söyleme biçimi nasıl kandırıyorsa Türkleri, Kürtleri de o kadar kandırıyor. Oyalıyor... Kürt sorununun ve PKK gibi inatçı bir örgütün olduğu bir Türkiye’de, normal koşullarda çok başbakanlar giderdi. Bu adam gitmiyorsa, küfür ederek güçleniyorsa, burada yolunda gitmeyen bir şeyler var.
***
Son zamanlarda bazı Kürtlerin Türklere olan tepkileri, kardeşliği laf ebeliği olarak görenler, milliyetçiliğe karşı milliyetçi bir kıstas yaratmaya çalışan bu mantık yürütmesi, doğru anlatılamayan sürecin sonuçları ile alakalıdır. Ne hükümet, ne hareket umut etmenin dışında açık bir siyasetin sırlarını ortaya koymaktan uzak görünüyor. Gizlenen siyaset, milliyetçi akımların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyor. Türklerin tarihsel milliyetçiliğine alışamadık derken, artık Kürtlerin de milliyetçiliğine alışmamız ufukta umut gibi görünüyor.
İnsanlar ölürken, özgürlük adına, canını siper ederken, yüzünü batıya çevirmiş ve batıda lümpen davranışlarla devrimcilik yapanlar, hep isteyenler, yuvarlak yuvarlak cümlelerle bağımsız Kürdistan’ı isterken, bizim de bir devletimiz olsun derlerken, devletin ne demek olduğunu bile bilmiyorlar. Bu zavallılar milliyetçiliği erdem sanarak, küfür ettikleri Türklere özendiklerinin farkında bile değiller. Milliyetçilik her yerde aynı derecede kirlidir. Lice direnirken, milliyetçi tavırlar değil; yurtsever tavırlar doğrunun sınırına yakınlaştırır.