
Devletlerarası 15 Şubat komplosunun protestoları büyük bir öfkeyle sürüyor. Bir çığlık derin bir haykırışa dönüşüyor. Bir yürüyüş büyük dalgalar haline gelip devletin kıyılarına vuruyor. Öyle bir vuruyor ki, 15 Şubat’ı bilmeyen, lanetleme eylemlerine katılmayan, katılmayı düşünmeyenler dahi gözaltına alınıyor. Tüm Kürtler bu yolla kendi yaşam alanlarından izole edilmeye çalışılıyor. Tüm demokrat insanlar bu yolla mağdur edilmeye, baskı altına alınmaya çalışılıyor. Bundandır ki son bir haftada gözaltına alınanların sayısı bine yaklaştı.
Protesto eylemleri Kürdistan başta olmak üzere dünyanın her yerinde bir şekilde sürüyor. Her bölge kendi eylem potansiyeline göre komployu kınıyor. Kürdistan’da yapılan kınamalar, Avrupa’da yapılan yürüyüş, -20’lerde süren direniş büyük bir saygı uyandırdı. Aynı zamanda Kürt yurtseverler dışında farklı sosyalist kesimlerin eyleme katılması da halkların demokratik birliğine önemli bir boyut kazandırdı.
Mülteci zamanları yaşayan halkımızın düzenlediği 15 Şubat komplosunu protesto eylemine katıldım. Anaların, gençlerin, yaşlıların, çocukların, yürümekte zorlanmasına rağmen eyleme katılmayı bir varlık koşulu bilen mağdur insanlarımızın yüreğindeki acıyı gördüm. Bu eylemde her insan ayrı bir dünya olup durdu karşımda. Bununla birlikte her insanın dünyasının kesiştiği bir öfke teğeti vardı ve bunu birlikte atılan sloganlarda hissetmemek mümkün değildi.
Bu eylemde en çok dikkatimi çocuklar çekti. Öğrenciler ayrı kortejler oluşturmuştu, küçük çocuklar kortejlere girmemişti. Bir iki tanesi annesinin elinden tutup gelmişti, o kadar. Ama tüm yürüyüş boyunca yol kenarlarında çocuklardan örülmüş duvarlar vardı. Kimisi atılan sloganlara eşlik etmeye çalışıyor, kimisi yükselen bayraklardan en beğendiğini yanındaki arkadaşına gösteriyor, kimisi de insanların gözlerindeki ortak acıyı anlama çabasıyla sadece seyrediyordu.
İşte bunlardan biri…
Üç yaşında bir Rojhat… Ya da serdem… Belki de Mazlum... Ya da hepsi birdendi o anda. Bir duvarın üzerine çıkmıştı. Ayağında yanı azıcık yırtılmış bir terlik vardı. Mevsim kıştı oysa. Çorap giymemişti. Eminim çorapları vardır. Ama bu mülteci zamanların çocukları çorapların bile onları sıkmasından nefret eder durumda. Anneleri arkasını döner dönmez fırlatıp atıyorlar. Çoğu ayakkabı dahi giymiyor. Koşuyor yalın ayak, yalın yürek…
Uzaktan çatılmış kaşlarını görünce bir şeylere kızdığı anlaşılıyordu. Belki de çocuk dünyasına göre düşünüp bir arkadaşıyla kavga ettiği kanısına vardık çoğumuz. Büyüklerin çocuklara göre düşünmesi de ancak bu kadar olurdu. Her şeyi onlar bilirdi ya, neye kızdığını da bilecektik hani.
Yaklaştıkça belirginleşti silueti. Yüzü, gözlerindeki anlam, kaşlarının arasına yerleştirdiği bir kıvrılmayla dile gelen öfke…
Ve bir bütün o minik yürek karşımızda bir sözü tekrarlayıp duruyordu.
Bilmiyor muydu ne dediğini? Hayır. Ne dediğini bilecek ve kendisi olarak kendini ifade edecek yaştaydı. Üç yaşın kirlenmemişliği, üç yaşın yalan söylemek zorunda kalmamışlığı, üç yaşın gizlisiz saklısız çocuk saflığı ile söylüyor sözünü. Zaten bir tek sözdü söylediği.
Belki güneşin ne olduğunu, neden karartılmaya çalışıldığını bilmiyordu, bilemezdi. Ama o temiz öpülesi, uğruna ölünesi minik yüreğin bildiği bir gerçek vardı. Binlerce insanı siyah rengine bürüyen bir şeyler olduğunu biliyordu. Binlerce insanın yaşamı durdurmasına yol açan bir acının varlığını duyumsuyordu. Ve o derin sezgiyle bu sloganı haykırıyordu. Bu gerçek bilgiydi aslında. Yürekle bilmenin katıksız haliydi.
“Kesek nikare roja me tarî ke!” bu sözü önünden geçen oldukça uzun yürüyüşçülere bakarak onlara kendi derdini anlatmak istercesine defalarca söyledi.
Minicik çocukların konuşmayı Apo sözcüğüyle öğrendiğini çok görmüştüm. “Bijî Serok Apo” sloganı atan ufaklıkları da. Ama bu sloganın kelime sayısı ona fazlaydı ve onun yaşında bir çocuğun takılmadan defalarca o sloganı haykırması dikkat çekiciydi. Yorulmadı mı, sıkılmadı mı, dili takılmadı mı… Hiçbiri olmadı. O söyledi sözünü. Sloganlarla yürüyen 15 şubat protestocuları, başta ben olmak üzere ona kocaman açılmış gözlerle bakarak ilerledik.
Önünden geçtiğim bir dakikalık zaman boyunca o ellerini iki yanında salmış, öfkeli bir edayla aynı sloganı tekrarladı. Sonunda onun beni içine çektiği şoktan sıyrılmayı başardım ve o minik yüreğe, o anda verilecek en büyük cevabın onun önderliğinde aynı sloganı haykırmak olacağını düşündüm. Onun ardından haykırdım, haykırdık:
Kes nikare, roja me tarî bike!
DILZAR DILOK