Aslında her Dêrsimli biraz şair, biraz romancı, biraz sanatçı ve araştırmacı-yazardır. Aynı zamanda onlar, bu topraklarda yaşanmış olan 20’nci yüzyılın son soykırım çocuklarıdırlar. Dolayısıyla araştırmaya, okumaya, yazmaya en çok onların ihtiyacı olmuş ve bu trend hala devam etmektedir. Burada eksik olan tek olgu ise, ortaya çıkarılan bütün bu edebi değerlerin kendi anadillerinde değilde, sömürgeci Türkçe diliyle yapılmış olmasıdır. Ama gerçek, hep aynı gerçektir! Hangi dilde olursa olsun hiç bir zaman değişmemektedir.


Yüreklerde bastırılmış tümceler

Hani derler ya; ‘on parmağında on hüner’ işte tam da bu tanıma uyan bir dostumuz, bir arkadaşımız ve bir yoldaşımız Hasan Sağlam. Sağlam’ın son çalışması bir roman, yada bir belgesel bütünlük içerisinde hayat bulmuş 211 sayfalık yekpare bir şiir. Sağlam’a göre  Tertele-i Dêrsim’de; yani Jiyar u diyar’da yaşayan ‘Yasak Mıntıkanın Çocukları’  “kimsenin kalbini kırmamışlardı, ama bir savaşın içindeydiler”, bu yüzden onları yazmalıydı. Onların gizemli silüetlerini bir ressamın fırçasıyla tuvale yansıtmalıydı. İnanın tam da öyle yapmış. Sağlam, tarafından vücuda getirilen ‘Yasak Mıntıkanın Çocukları’ Totem yayınları aracılığıyla okuyucuyla buluştu. Kısa bir sürede, beklenen etkiyi yakaladı. Zira ‘Yasak Mıntıkanın Çocukları’, okuyucusunun yüreğindeki kıpırtıya yön veren bir gizemliliğe sahip. Bu çalışmada dikkatimi çeken bir şey oldu. Bu da; romanında kullanılan alt-ara başlıkların şiirsel tınıları.  Söz konusu bu ara başlıklar bir araya getirildiğinde, yürekleri hoplatacak bir devasa şiirin ortaya çıkacağı anlaşılacaktır. ‘Her çocuğun hayalidir, babasının gözlerinde uyumak’ başlığı ve sonrasındaki ‘suyun sesi çocuklaştı’ başlığındaki imgeleriyle Sağlam, yalın bir dille sanki yüreklerde bastırılmış tümceleri dürtmüş ve onları ansızın uyandırmış. ‘Ne yaptılarsa, bir başka dilde hayatı öğrenemediler’ ironisinde, Dêrsimli Kürtlerin soykırım anında dahi kendi dillerine olan bağlılığı dışa vururken; ‘dağların hudutsuz hırçınlığı onları bekliyordu, dökülmüş kaya parçaları gibiydiler’ cümlesinde ise, çaresizliğini dışa vuruyor. Romanında bazen anadili Kırmanckî’den betimlemelere de yer veren Sağlam bunu, “Domanonê xo bicerimê şime naca ra, sebeno wa bibo (Çocuklarımızı alıp gidelim buralardan, ne olacaksa olsun!)“  

örneğinde olduğu gibi anlatırken, biçareliğin dayanılmazlığını dilinin zengin anlatımıyla aktarıyor. Bazı kavramları, Kırmanckî terimleri dipnotlarıyla açıklaması ise, romanına ayrı bir güç katıyor.


Tertelenin kokusu ürkütücüydü

Sağlam, romanında dil sorununu da ön plana çıkarıyor. Bu vesileyle konu başlıklarını dil ekseninde ele alarak, dile yada dilsizliğe derin göndermelerde bulunuyor. Örneğin ‘kendi dilleri vardı, anlayacak kimse yoktu, başka bir dille sürgün oldular’ ara başlığı altında işlenen konunun travmatik teması, başlı başına incelenmeye değer bir bölüm olarak öne çıkıyor. ‘Tertelenin kokusu ürkütücüydü’ başlığıyla anlatılanlar ise, Dêrsim soykırımında etno-toponomi alan ekseniyle özdeşleşen Laç deresinde yaşananların izdüşümü. 

Roman ve şiirseverler için Sağlam’ın bu çalışması, dayanaklı verilerle donatılmış, Dêrsim soykırımı ve sonrasındaki yaşanılanları dile getirmesi noktasında su gibi akıp giden bir dizeler bütünüdür. Özellikle genç kuşağın, çok rahat bir şekilde okuyup kavrayacağı bir dille kaleme alınmış olması ise, romana apayrı bir anlam kazandırmıştır.



Erdoğan YALGIN