Kürdistan’da ağaçlar kökleri üzerinde değil, dalları üzerinde yeşersin istiyorlar, istemekle de kalmıyor, dayatıyorlar… Bir bütün olarak, Kürdistan’daki hayata, böyle bir dayatma var.
Dünyanın bütün hukuk sistemlerinde meşru savunma bir hak olarak yer alsa da, Kürdistan’da bu hakkı ‘Hak getire’nin ötesinde, bütün dünyada da Kürtler için bu hak, yok hükmünde görünüyor…
Hadi bu durum doğru değil, hakka hiç uygun değil, anladık…
Dünya kelek…
Ama Kürtlerin içinden birilerinin de, Kürtleri bu haktan mahrum görmesini, dahası bunun teorisini oluşturmasını nasıl yorumlayacağız, nereye sığdıracağız?
Orhan Miroğlu’nun ‘Kürt Aydın Sınıfı Var mıdır’ başlıklı yazısı ve Kemal Burkay’ın Star gazetesine verdiği söyleşiden bahsediyorum aslında. 
Son yazdığı yazı, es geçilecek gibi değil, zira ortaya bir fikir ortaya koymaktan ziyade, vicdan sahibi üç beş Türk aydınına karşı bostan sahibi havasıyla ‘Hop, orda durun, giremezsiniz’ diyor.
Kemal Burkay ile ilgili söylenecek bir şey yok gibi.
O kendi sözleriyle zaten kendisini yeterince hırpalamış bence. Öyle ki, kendisiyle söyleşi yapan gazeteci, bütün sorularını ‘acaba PKK aleyhinde ağzından ne alırım’ mantığı üzerine kurmasına rağmen, Buykay’ın „PKK 1984’te silahlı eylemlere başladı biliyorsunuz. Biz o zaman yayınladığımız bildirilerde bu eylemleri doğru bulmadık“ demesi karşısında, şu soruyu sormadan edemiyor:
Neden? Sonuçta darbe sonrası dönemde toplumun tamamı şiddet-baskı görüyordu ama Kürtlerle özel ilgileniliyordu. Kürtler ağır şiddet görüyordu. Karşı şiddeti siz neden doğru bulmadınız?
Kısacası doktor, sayın Burkay’a ‘Siz dilediğinizi söyleyebilirsiniz’ demiştir… Doktor raporuyla, hiçbir sözünden ötürü sorumlu tutulamaz kendisi…
Ona göre 12 Eylül cuntası onlara ‘hop’, PKK’ye de ‘yürü’ demiş…
PKK’yi devlet güçlendirmiş. 
Ona ‘Diyarbakır zindanında devlet herkese işkence hizmetini adil ve eşit miktarda sunarken, PKK’liler direndi, siz ne yaptınız?’ diye sormayalım. Hatta ‘Devlet o vahşet ortamında dağ kapısını size kapatıp, anahtarı da götürüp PKK’ye mi verdi?’ sorusunu da sormayalım.
Hiçbir şey demeyelim.
O bize ‘hadi gülümse’ demişti, biz de yaşına hürmeten gülümseyelim...
Ama madem Orhan Miroğlu bir entelektüel olarak, Kürdistan bağlamında aydın sorununu irdeliyor, ne dediğine bir bakalım.
Kürt Aydın Sınıfı Var mıdır?
Başlık bu…
Entelektüel düzlemde, böyle iddialı bir konu için, başlığın kendisi epey tartışmalıdır, sorunlu ve soruya muhataptır.
Soru şu:
Aydın sınıfı var mıdır?
Burjuva, küçük burjuva, işçi sınıfını duymuşluğumuz varsa da, aydın sınıfı ile aha bismillah, sayesinde tanışmış olduk. Köşedaşı sayın Murat Belge buna ne der acaba? Aydınlar bir sınıf mıdır? Sanatçılar bu sınıfa mı aittir, yoksa onlar da başka bir sınıf mıdır? Zurnacıların sanatçı olarak bu sınıfın mücadelesindeki rolleri nedir, ileriye doğru mu üflüyorlar, geriye doğru mu?
Qasimlo’nun 1977’de Diyarbakır seçimleri sırasında Mehdi Zana’nın seçim bürosunda „İran’da sizin gibi, seçimlere serbestçe katılabilsek, devrim yapardık, bu serbestliğin kıymetini bilin“ dediğini naklediyor ve devamında „Kürtler bu serbestliğin kıymetini şimdilerde değilse de, en azından o yıllarda gerçekten biliyorlardı.
Ama devlet, karşısında bu kıymeti bilen bir Kürt siyaseti değil, bilmeyen bir Kürt siyaseti istiyordu. Ve Kürt sorununda her ne olduysa bu yüzden oldu“ diyerek, kendisine ait kıymetli fikirlerini sunuyor.
Bunca yaşanmışlıktan sonra, değerli aydınımız hala Türk devletinin o dönem Kürdistan’da bırakın pasif, radikal, kıymet bilir, bilmez Kürt siyasetini, Kürtlük adına hiçbir şey görmemek için o vahşeti uyguladığını kavramaktan yoksun olunca, haliyle bizi bu kıymetli fikirleriyle aydınlatıyor…
Kavramadığı bir başka şey daha var: Kürdistan’da egemenlik kuran her devletin, bir diğerine göre olumlu ve olumsuz yönleri var. 92 yılında Mahabad’da Qazî Muhammed’in bir yeğeninin evinde Kürtçe TV’de bir Kürt parlamenter ile Kürtçe yapılan söyleşiyi izlediğimde, onlara ‘Bunun kıymetini bilin, bizde bu kadarı olsa oho ohooo…’ demeyi aklımdan geçirmedim valla! Bir gün sonra Ormiye’de Kürtçe radyodan, İnce Memed’i radyo tiyatrosu olarak dinlediğimde de ‘Yatın kalkın, şükredin’ demeyi düşünmedim. Bazı insanlar, düşüncesiz oluyor işte!..
Başlığından itibaren yazının iler tutar tarafı yok. Yazının sonu ise, tek ve en hafif kelime ile ayıp…
‘Derdimiz bize yetmiyor, Kürtler kendi içlerinde susmaya devam etsin diye şimdi de sahte Kürt dostları aklımızla alay edercesine, “susmanın ve savaşmanın erdemini” vaaz eden teoriler icat etmekle meşguller.
Yeni teorinin özü şu: „Mağdurun şiddeti egemenin şiddetine benzemez, savaşmak mağdurun hakkıdır ve mağdurlar bu hakkı kullanırken, topluca susulur, konuşulmaz!“ İyi de mağdurlar dünya durdukça savaşacaklar mı, başka bir şey yapmaya hakları yok mu mağdurların?
Bu teorilere kafa yoranların yaşamında, şiddetin yol açtığı travmaların hiçbiri yok!’
Herhalde sayıları üçü, beşi geçmeyen ve birçok yerden gelecek saldırıları göze alarak bir halkın meşru savunma hakkından söz eden, vicdan sahibi o yazarlar en çok ‘travmatik Orhan’ beyin bu saldırısıyla şaşırmış, sarsılmışlardır…
Üstelik görüşlerini çarpıtarak... İftira atarak… Umarım Orhan beye travmatik olmanın normal düşünmeyi, sağlıklı düşünmeyi de engellediğini, hatırlatacak, travmatik olmayan bir yakını vardır etrafında…