Dersim’de günlerdir yanan ağaçların ve hayvanların çığlığını doldurarak kalbime...

Günlerdir bu çığlığa kulakları ve gözleri kapalı kalanların samimiyetlerini bir bir sıralarken defterime...

Sadece bir orman ve sadece ormanda yaşayan sakinler olarak görmediğimiz canlı yaşam ağır bir yanık kokusu bulaştırırken bize...

Hala tanrılarına adayacak bir mesele bulanların yalanlarıyla örülüyor duvarlar.

Biz olabildiğine sakiniz ama kaynıyor yer gök...

Mesele bitmiyor, nasıl bitsin?

Gerçeklerden korkanların kuşkuculuğu resmi görüş olmuş, bir felakete dönüştürdüğü gücüyle yozlaştırdığı halkını tüketmekte olan kralın keyfiyle büzüşmüş bir sıradanlıkta biter mi dert?

Güç ve korku.... Hayatın bağlarının çözüldüğü iki istasyon! İki kazan ve sürekli içine akıllı hayatların tıkıştırıldığı, ateşinin harlandığı bir cehennem...

Dersim’in yanmasında bir beis yok onlar için. Yansın, kavrulsun ve kül olsun! Külü savrulmasın mümkünse... Külünden doğmak gibi alışkanlık var ne de olsa...

Şiddetin bir güçlü değil ancak suçlu doğurduğunu bilmenin işe yaramadığı bir yerde dumanı tüten kentler, açlıkla sınanan yoksullar ve yaşananlar ülkenin doğusunda ise eğer pek bir batılı olmayı tercih eden okumuş etmişlerin kırık aynasından hayatı sorguluyoruz. Sorgulanacak bir şey yok aslında: Galiba biz pis yenildik ve dizlerimizin üzerinde doğrulacak gücümüz kalmadı, inançsızlığımızdan. İnanç tanrıya değil, yapabilme-edebilme halimize... Korkmak bir yüklem değil artık, cümle sonundan cümlenin başına geçecek kadar güçlendi, o bir özne! Açıktan yürüyen bir özne...

Galeano “birlikte kurtulmayı ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim için yazıyorum” diyordu. Bu cümleyi bir kez daha satır olmaktan çıkarıp hayata bahşedecek kaç insan kaldı, peşinden deli gibi koşacağımız? İnanacağımız, her şeyden önce? Zamanın biriktirdiği şiddet ve gücün karşısından yapılabilecek en iyi şey midir, kurban olduğun sistemden çıkmak için kurban kesmek ve Dersim’den yükselen dumanların doldurduğu havayı dertsizlik gibi içe çekmek?

Biri ya da birileri “dur” dese, milyonlardan bir koro hayata kenetlenecek.

Kimsenin olmadığı yerde hep kurban olacağız bir şeylere...

Kanın iz sürdüğü sokaklardan “insan” olmanın erdemi ile başı dik yürüyenler varmış hala; yazıyorlar okuyorum, anlatıyorlar dinliyorum ve şaşırıyorum. İçine yoksulluk ve yoksunluğu koyamayacağım bir dert silsilesi... Başı dik yürümek için, hayatın senin suratına tükürmemiş olması lazım mesela. Ama ne gam! Utanmak ahlaka dair bir şey. İzi sürülen ahlak olmalı, bir yerlerde uzunca bir süre önce unutulan... Bulunmalı ahlak ve hayata dair neyi var neyi yok saçılmalı ortalığa... Şiddetin acısını silebiliriz, bu mümkün. Ama ahlaksızlığın yarattığı utanmazlığın izini silmek... O dik başı bir köşede kıstırıp eğmeyi denemek...

Kanın izini silmek sonra...Kana, gözyaşına ve kurbana alışmış aklın yollarını kesmek...

Yalnızlığımızın büyüklüğünü bu izleri silmeye cesaret edemeyişimizden anlıyorum.

Şimdi daha çok korkuyorum hayatın karşısında.

Şu anda hepimiz “mış” gibi yaşıyoruz torbasına dolduğumuz zamanın.

Kan akıyor, şiddet artıyor, sokaklar daralıyor ve duman genzimizi doldurdu...

Birlikte kurtulmanın alfabesini yazacak kalemler kırıldı...

Yine de...

Belki...

Kim bilir?