
“Şimdi orada olmak vardi” diye devam ediyor gerilla Çîya. Sonra susuyor bir süre. Karanlığı, sessizliği patlayan kazanlar bozuyor. Bir iki saniyeliğine her taraf aydınlanıyor; sonra yine karanlık hakim oluyor her yere.
Nerede olmak isterdin ki, diyorum Çîya arkadaşa. Kısık bir sesle Sur’da, diyor. Utangaçça “Sur” derken ne kadar duygu yüklü olduğunu ele veriyor. Her gerilla her zaman Bakur’da ya da savaş alanında olmak ister. Savaş alanında olmayan herhangi bir gerillaya şikayetçi olduğun bir şey var mı diye sorulduğunda; savaş alanında olmamak cevabının alınacağını gerillayı tanımış herkes bilir. Zaten PKK'de yönetici olmanın en zor yanı, gerillaların Bakur’a gitme dayatmalarını frenlemek. Hele bahar yaklaştıkça bu tam bir dayatmaya dönüşür. Gerillayı bu konuda kontrol etmek büyük emek ve çaba ister. Öyle ki, bazen bazı gerillalar bulundukları birimden Bakur’a giden grupların yanına kaçıp onlara dahil olma girişiminde bile bulunur. Şengal’e, Hewler’e IŞİD saldırdığı zaman onlarca gerillanın kaçak gitmek istediğine bizzat tanık oldum. Gerilla her zaman en zorlu alanda olmak ister. Çünkü yaşam zorlukların üstesinden gelinerek güzelleştirilir felsefesine sahip. Kolay olanı, rahat olanı bir tuzak olarak görür. Hani derler ya, her şeyin hakkının verilerek, gerçek emeği, bedeli verilerek kazanılmasını ister. Bir de gerçekten empatinin, hissiyatın en yoğun yaşandığı yer. Bir şey olacaksa bana olsun, arkadaşıma, yoldaşıma olmasın duygusu ve düşüncesi var. Ama bir gerilla ne kadar istese de kendi memleketinde gerillacılık yapmayı çabuk çabuk önermez. Çünkü önerdiğinde bu durum “ma tu yê li pişt mala babo gerîllatî bikî” (babanın evinin arkasında mı gerillacılık yapacaksın) denilerek şaka konusu edilir.
Herhalde böyle yorumlayacağımı ve ona takılacağımı düşünmüş olacak ki gülümseyerek konuşmasına devam ediyor: “Yanlış anlaşılmasın ben Kurdîstan'ın her tarafıni çok seviyem, her karış topraği için gözümi kırpmadan kanımın son damlasına kadar mücadele ederem. Her yerinde arkadaşlar şehit düşmiş ve hiçbir parçası arasına ayırım koymiyem. Ama şimdi düşman orayı ablukaya almiş; herkes orada, anam, babam, arkadaşlarımın hepsi! Orda bizimkilere saldıriler ve ben buradayam. Direnirken onlarla olmak, onların yanında olmak başka olurdi. Düşün, birlikte büyüdüğün insanlarla, kardeşlerinle birlikte bir yandan geçmişte devletin olmadıği gibi bir demokratik yaşami kurisen, diğer yandan da evıni, toprağıni işgalcilere karşi korisen! Ma bundan iyisi ne olacağ?
Diyiler ki, bülbüli altın kafese koymişler yine de ağ memleket vağ memleket demiş. Benimkisi tam böyle değil, ama şimdi orada olmak başka olurdi. Orada doğdım, orada büyüdım, orada ilk dostlarım, arkadaşlarım oldi. Hani bir insana ilk ne zaman, nerede bu işi öğrendın, şu işe ilk nerede başladın, diye soriler ya, bana sorsalar benim tek cevabım var; hepsi de orada, Sur’da, olır. Beni ben eden ve bugün burada halkım için savaşmami sağlatan da orasi. Haksızlığa karşı sonuna kadar duran insanlari, saf ve temiz dostluklari, kekolari… her şeyi bir tarafa bırak, o taşların bile bir rıhi var, insana ayrı bir moral veri, güç veri. O dar dar kuçeler, işlenmiş kara taşlardan yapılmiş evler… Kuşçi değildım, ama kuşlarım da vardi …”
Gece uzun ve uçaklardan kaynaklı olduğumuz yerde hareket etmeden duruyorduk. Çîya da kaptırmış kendini Amed’i anlatıyordu: “Esas Amed şimdi Suriçi denilen yermiş. Geçmişten beri adi değişmiş, ama rıhi hep ayni kalmiş. Kimseye boyun eğmemiş, teslim olmamış oranın insani! Amed, Amid, Amida, Agusta, Diyarbekir, Diyarbakır. Bilisen Sur içinin tarihi ta Huriler’e kadar gidi. İlk Huriler yapmış orayi. Sonra zamanla Mervaniler, Artuklular, Akkoyunlular, Romaliler, Osmanli, surlari genişletmişler şimdiki halini alana kadar gelmiş. Sonra şehirleşmeyle birlikte ev yapımları surların dışına taşmiş. Koca koca binalar, siteler yapılmış. Amed şehirleşme geliştığçe Surlardan, yani kendinden uzaklaşmiş. Gerçek Amed denilince her zaman Sur akla geli. Amed Sur’la rıh kazani. Dağ kapi, Urfa kapi, Mardin kapi, Yeni kapi her biri bir yere açıli. Keçi burci, ben u sen burci, yedi kardeş burci hepsine gittim, taş taş üzerinde gezdım. Burçlardan Hevsel bağçeleri bütün yeşillığiyle ve güzellığiyle cennet gibi görüni, sanki cennet ayaklarının altında gibi hissedisen.
Ben görmedım, ama dedem onlar anlatiydi, eskiden tam bir renkler ve kültürler mozaiğiymiş bizim oralar. Farklı inançtan olanlar hala var, ama eskisi gibi değil. Babam da o zamanlari biraz görmiş, ama dedemin dediği dönemleri tam görmemiş. Şimdi bütün inançları birbirine düşman ya da birlikte yaşayamazlarmış gibi gösteriler ya hepsi yalan! Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, Keldani, Müslüman hepsi varmış, karışıklarmış, ama hiçbiri de birbirinin diline, inancına saygıda kusur etmiymiş. Hatta öyle ki, bir Ermeni ya da Süryani kendi dili yanında Kürtçeyi de, bir Kürt Ermeniceyi ve Süryaniceyi de öğrenirmiş. Birbirleriyle ilişkileri çok iyiymiş. Bir mahalle öyle sadece bir inançtan insanlardan da oluşmazmiş, farklı farklı inançlar varmiş; evler bile neredeyse iç içeymiş. Yaşamlari neredeyse ayni, kültürlerinde birçok şey ortakmiş. Ezan sesi de duyulurmiş, Çan sesi de. Bu Türk devletinin ulus-devlet ve tek inanç yaratma amaci var ya gelmiş, hepsinin üzerinden buldozer gibi geçmiş. Kürtler direnmiş, kendini korımiş, ama şimdi diğerlerinin nüfusu neredeyse bitmiş ve sadece kiliseleri kalmiş. Süryani Meryem ana kilisesi, Srup Giragos Ermeni Kilisesi, Mor Pedyum Keldani kilisesi.
Eskiden çok güzelmiş. Ama şimdi ellerinden gelse insanlari bile fabrikadan çıkmiş gibi tek tipleştirirler. Mesela tipi, fiziğiyle herkesin Erdoğan gibi olmasıni isterler. Bir gün herkes Erdoğan gibi sari, uzun bilmem nasıl nasıl olmasa kabul etmiyız deseler şaşmam vallahi. Hitlerin yaptığı gibi kısaları çekecekler uzun olmasi için, bilmem diğelerini ne yapacaklar. Bir de utanmadan kendi kötülıklerini başkasının üzerine atiler. Kendileri tek tipçi, ama PKK'nin tek tipçiliği savundığıni söyliler. Halbuki herkes de bili, bizde dilin, dinin, inancın mezhebin, rengin hiçbir ayırımi yoktır. Herkes kendisi olarak varsa güzeldir. İnsanlari farklılığiyle kabul ediyığ ve değerlerini koruması için elimızden ne geliyse yapiyığ.
Rahmetli Tahir abe dört ayaklının önünde tarihi eserlere zarar gelmesin diye açıklama yapiydi, ama oni da orada öldürdiler, dört ayakliyi de yıkılma noktasına getirdiler. Açıkça herkesin gözi önınde polisler öldırdi, sonra da sanki kendileri öldürmemiş gibi suçi başkasının üstüne attiler. Bilisen Tahir abe gerçek Amed sevdalısiydi. Taşıni de, toprağıni de, insanıni de, tarihini de çok severdi ve korırdi. Zaten UNESCO’nın burların hepsini dünya kültür mirası listesine alması için o da az çalışmamişti. Ama bu devlet için kültür mirasının bir önemi yok ki! Kürtleri tarihiyle birlikte yok etmek isti. O Mışko var ya o Mışko, hep onun çeteleri yaptı buni”.
Mışko deyince kahkaha atarak, o da kim Çiya heval diyorum. “Yapma Allahın sen Rohat heval ma kim olacağ? Mışko’yi bilmisen? Ahmê, Ahmê, Davutoğli Mışko Ahmê! Bilmisen öğren kendine! Adam konuşmasıni bilmi, önüne kağıt ali, oradan oki, ama yine de okumasıni bilmi. Söyledıği şeylerin yalan oldığı kekemesinden bile belli. Bir de getirmişler bunu başbakan yapmişler. Vay o memleketin haline! Hani diyiler ya, klavuzi karga olanın burni bilmem nerden çıkmazmiş. Aynen öyle yane! Utanmadan diyi Sur’i Toledo mudur nedir öyle bir yer gibi yapacağım. Eskisinden daha güzel yapacağım. Sen dediğin şeyi ancak rüyanda görürsın. Kim sana izin verir sen oraya bir şey yapasan? Hem gel tankınla topınla vur, yık, ondan sonra da de buralar zaten eskimişti, ben daha güzelini yapacağım! Sana ne güzellığından kardeşım; biz bizim oraları böyle seviyığ; orayı orası eden o halidir. Oldığı gibi seviyığ biz. Senin orda ne işin var, hele sen oni de? Hem gelmiş işgal etmiş, hem yıki, hem diyi ben yapacağım! Çok yaptırırlar sana! Sanki çocık kandıri, diyi ki devletin kudreti ve şefkatini birlikte gösterecacağım. Yani diyi eğer ki bana boyun eğmezsen seni tarihinle birlikte yok edecağım, ama kölelik yaparsan da önüne bir kemik atacağam. Mışko, sana boyun eğen senın gibi olsın.
Doğru, şimdi birçok ev, yer, tarihi eser yıkılmiş, ama oradaki arkadaşlar, direnişçiler, Sur’ın gerçek sahipleri kendileri oraları yaparlarsa o rıh yine kendini korır. Hatta daha da anlamli hale gelır. Sur çocuklari demokratik özerklikleri temelinde orayı kendileri yaparsa tarihsel anlamına değer katarak yapmiş olır. Sembol olır. Ama Mışko onlar tek bir çivi bile çaksa orasi lanetli yer olır, kendisi olmaktan çıkar. Zaten o Galip Ensarioğli’dır nedir, nasıl bir adam anlamadım. Bence o Amedli değil, Amed’ten böyle biri çıkmaz. Şimdiden Sur’da binalar yapmak için yerler parsellemiş diyiler. Orada insanlar öli, tarihimız katledili, o bu katliamdan, yıkımdan nasıl ve ne kadar para kazanacağının derdine düşmiş. Sur’daki millete sorsınlar hele bir onlar ne diyecağ görürler. Bak sana diyem aynen şunu diyecağlar; Mışko, biz seni de senin o Ensrioğlı’ni de istemiyığ, burda fazla olan sen ve senın çetelerındır. Zorla sanki sana ihtiyacımız varmiş yalanlarıni da atma. Bız bıze yetiyıx. Çekıl git burdan yeter.”
Şafak vakti yaklaşıyor. Uçakların sesi kesiliyor. Çok geçmeden arkadaşlara bir şey olmadığını, ama köylülerin evinin vurulduğunu ve köylünün 40’tan fazla ineğinin telef olduğunu öğreniyoruz… Çîya, Mazlum, Fırat, Şiyar ve Mahir arkadaşlarla uçaklar altında sohbet dolusu bir gece geçiriyoruz.