Birkaç yıl önce Türkiye’deki İslamcılığın ve devletin dönüşümü üzerine düşünürken, 1930’ların Almanya’sına benzerlikleri de göz önünde bulundurarak şöyle bir şeyler söylemiştim: “Walter Benjamin, 1. Dünya Savaşı sonrası, Almanların 'özlerine' (!) dönme girişimlerini tahakkuk eden kitaplardan biri olan, Ernst Jünger'in derlediği Savaş ve Savaşçı’yı çözümlerken, dönemin Almanya'sının tinini de şu biçimde özetliyordu: Maddi yenilgiden tinsel bir zafer devşirmek! Almanya, kendisine dair o kadar akıl almaz bir imge tasarlıyordu ki (Wagner'in Sigfried'ında somutlaşıyor bu imge) kendisine 'aşık' olmuştu. Narsistik bir yara ve yine narsistik bir şahlanış! Sonuç kaçınılmaz bir tekno-muhafazakarlıktı. Türkiye de şimdi yine 1. Dünya Savaşı’ndaki maddi yenilgisini tinsel bir zafere dönüştürmeye uğraşıyor. Bu kadar gecikmiş bir halde! Ama merak etmeyin. Kurtuluş Savaşı mitolojisi aşırı güçlü bu topraklarda, üzerinden atlayamayacaklar, bu nedenle tinsel şahlanışın ayakları hep birbirine dolanacak.”
İnsanın gözünün önüne kadar gelmiş bir şeyi görmemesinin, tam da bu şey arzulamadığı bir şey olduğu için görmemesinin bir örneği, kendi adıma da bir özeleştiri olarak dursun bu burada. Sanıyorum barış sürecinde Çanakkale etrafında örülen dinsel içeriği yoğun mitlerin ve mitolojinin de payı var bu göremeyişte. Hasan Kılıç’ın Fethi Benslama’dan aktardığı nefis bir cümleyle, “Mitle tarihsel gerçekliğin karışımı sanrıdan daha zehirlidir.” Gözümüzün önüne kadar gelmiş olan şey, Kürtlerin de güncellenmiş bir Kurtuluş Savaşı mitolojisinin içerisine kaydedilmekte olduğuydu. Kendi adıma uluslararası konjonktür nedeniyle Türk devletinin Efrîn’e saldırısının olanaksız olduğunu düşünüyordum; fakat Çanakkale Savaşı’nın yıl dönümüne denk getirmeleri, Türkçü-İslamcı iktidarın Kurtuluş Savaşı mitolojisini de kendi hesabına geçirmek yönünde bir seferberlik içerisine girmiş bulunduğunu da görünür kıldı. Mitoloji yedi düvele karşı savaşıldığını söylüyor; adı üzerinde mitoloji. Bu mitoloji bugün yedi düvelin yedi ufkunda da Kürtleri görüyor olmalı ki Kürtler karşısında bütün her şeyini –İslam’ın bizzat kendisi dâhil olmak üzere– güncelleme arayışına giriyor.
Sorun arzulamakta değil; elbette hepimizin arzuları var. Sorun neredeyse herkesin, kendi arzularını 'siyasal hakikat' olarak dile getirmesinde. Elbette yabancılaşmanın bir başka görünümü bu. Kendi gerçekliğini olduğundan başka türlü dile getirmek, en nihayetinde insanın kendisi etrafında bir mitoloji örmesi, inşa etmesi anlamına geliyor. Bunu kendisi yapmıyorsa, bu mitolojinin yol açtığı kararma nedeniyle gözleri keskinliğini yitiriyordur. Kobanê'ye, Efrîn’e, Rojava'ya ilişkin Rojava'nın düşmanlarının ürettiği mitolojiyi düşündükçe şöyle bir sonuca ulaşmaktan alıkoyamıyor insan kendisini: Modern dünya içinde üreyen mitoloji, dut ağacının dut meyvesi vermesini bile bir felaket olarak yorumlar, gerçekten.
Büsbütün mitsel kodlarla düşünen zihinde, yani modernlik ve tarih tarafından tahrif edilmemiş bir mitsel anlam sisteminde aşkınlığı (bir bakıma kutsalın yeryüzünü terk etmesi) tersine döndürme eğilimi de vardır. İşte modern ve tarihsel olanın buna eklemlenmesi, bizzat bu eğilimi tersine döndürür: Kurucu temel ile sonradan oluşturulmuş birlik durumu birbirinden koparılır, yeniden birleştirilmek üzere elbette. Bu türlü bir iktidar ve yönetim biçimi, kendisini ancak kökenlerin yeniden güncellenmesiyle güncelleyebilir. Kökenlere ilişkin bir imgeyi kutsal 'şimdi'nin içine gömmek, aynı zamanda öznel boyutu varlığın görünmez kaynağının içine doğru yoğunlaştırmak ve bu kaynakla birleştirmek anlamına gelir. Kutsallaştırılmış bir şimdiki zaman, mevcut koşulları muhafaza etmenin, belirli bir haliyle ‘şimdi’yi mutlaklaştırmanın da en etkin yoludur. Öyleyse Cihat! Şaka gibi, ama önümüzdeki manzara da bu.
Hangi öznel boyut varlığın görünmez kaynağıyla birleştiriliyor bu modern-mitsel durum içerisinde sorusunun yanıtı sanıyorum açık. Bunun özendiği öznellik tarzının izlerini ise 'peygamber' figürü üzerinden değil de 'halife-tullah' figürü üzerinden sürmek daha doğru olurmuş gibi görünüyor. Modern bir icat olarak İslamcılığı ve dolayısıyla da İslami dünyanın yönetimselliğini anlamak için Kuran'a değil, 4-5 yüzyıl süren oluşum sürecine bakmak gerekiyor. Hem İslam 'ilahiyatının' hem de bunun getirdiği siyasal aksın temel sorunu, halifeliği Peygamber'in bile talip olmadığı bir konum olarak üretmesidir: Halifetullah! Bunların tarihe başvuruları da çoğunlukla, din de dahil olmak üzere kendi cehaletlerinin üzerini örtmek amacını taşımaktadır. Tutkulu, gözünü bu dünyaya dikmiş, öte dünyaya değil de bu dünyaya aç bir cehalet! İslami söylemdeki temel sorunlardan biri, beyandaki ticari ve kaba metaforların yoğunluğu ile bireysel kurtuluş yönündeki tutkulu eğilim arasındaki gerilimdir. İlkinin belirleyici olduğu ahlaki yaklaşım bireysel çıkarı öne çıkararak tutkuyla birleştiriyor. Öyle bir tutku ki Cehennem ateşini söndürüp Cennet'i ateşe verebilecek Müslümanlar çıkıyor ortaya. Şaka gibi, ama gerçek!
Eh, bu türlü bir görüş, hangi dinsel, teolojik hakikati güncelleyebilir ki gerçekte? Gücü yetebilir mi, zaten zerre kadar anlamadığı bir şeyi bir de dönüştürmeye? Hepsi devletle ve iktidarla ilgilidir bu güncellemelerin ve Marcel Gauchet’nin müthiş belirlemesiyle, “Devlet varsa din yoktur!”