Bir köşede ölümü beklemek değil, ölümü kendi istedikleri zaman kapıdan içeriye sokmaktı dertleri. Onların delirdiklerini veya kibirli, şımarık insanlar olduklarını söyleyemeyiz asla.

 

ZABEL MİRKAN

 

“Hakiki ve ciddi bir tek felsefi sorun vardır: İntihar.”

                                                                              Albert Camus

1977 yılı Japonya açısından çok sayıda gencin intihar ettiği yıldı: Resmi kaynaklara göre 784 genç intihar etmişti. Aynı yılın yaz tatili sonunda on üç ilkokul çocuğu peş peşe kendini öldürdü. Eylemin sebepsizliği ve anlaşılmazlığı şaşırtıcıydı ve ülke genelinde protesto edildi. Ne olursa olsun bu eylemi açıklayabilecek somut herhangi bir motivasyon ya da neden yoktu.

2000’li yılların başından bu yana Japonya’da farklı bir intihar türü yayılmaya başladı. Japon hükümetinin açıkladığı verilere göre 2010 yılından itibaren yaş ortalaması 31 olan 700 bin kişi, hayatlarını odalarının kilitli kapıları ardında yaşamak için dış dünya ile tüm ilişkilerini koparmaya karar vermişti. Tanı kriterlerine göre, bu insanların durumuna “hikikomori” adı verildi.

2010 yılında 35 yaşındaki Harvard’lı Mitchell L. Heisman arkasında tez gibi bir intihar notu bırakarak intihar etti. Cumartesi günü, Yahudilerin kutsal günü Yom Kippur’da şakağına dayadığı tetiği çekerek, kilise kapısında kendisini öldüren Heisman’ın ‘intihar notu’ tam 1905 sayfalık bir çalışma. 1433 dipnotun, 20 sayfalık bir bibliyografinin bulunduğu, Tanrı’ya 1700’den fazla kere atıfta bulunulan ve Friedrich Nietzsche’ye 200 referans veren çalışmada Heisman, deneyimini şu sözlerle özetliyor: “Her sözcük, her düşünce, her duygu tek bir çekirdek probleme geliyor: Yaşam manasız.” Ve intihar edeceğini günler öncesinden internette duyuruyor Heisman.

İntiharın toplumsal nedenleri

Modern çağın intiharları olarak görebileceğimiz bu vakalar psikologlarca açıklanmaya çalışılsa da yanıt basitti.

İntihar artık marjinal münferit psikopatolojik bir olgu değil, içinde bulunduğumuz dönemin siyasi tarihinin başlıca olgusu ve dahası gezegendeki kültürün etraflıca ele alamayacağı antropolojik değişimin işareti. İntihar artık insanın kendi bedeni üzerindeki kontrolü ele geçirmesinin biçimlerinden biri olarak görülüyor ve asla Durkheim’ın intihar olgusunun yakınında bile değiliz şimdi. Çünkü Durkheim, intiharın toplumsal nedenlerini ele almadan önce, toplumsal olmayan nedenleri üzerinde duruyor ve bunların intiharla olan ilişkilerini belirlemeye çalışıyordu.

Yazarlar neden intihar etti?

Sade üslubuyla 20. yüzyıl kurgu romancılığını derinden etkileyen; Nobel ve Pulitzer Ödülü sahibi Ernest Hemingway 1961 yılında intihar ettiğinde bütün dünya şok olmuştu. Hemingway, pek çok yazara ilham kaynağı olmuş; kitapları milyonlarca okura ulaşmış bir edebiyat işçisiydi. İnsanlar uzun süre onun ölümünü kabullenemediler. 1959’daki Küba devriminden sonra Küba’ya sıkça gidip gelen Hemingway, Küba’daki yeni rejim Amerika mülklerini devletleştirmeye karar verince İdaho’ya taşındı. Ruhsal sağlığı gün geçtikçe kötüye gitti. Hemingway kendini yalnız, hasta ve umutsuz hissediyordu. Bir gün eşi onu evin mutfağında elinde tüfekle bulunca hastaneye kaldırıldı ve elektro şokla tedavi gördü. Ancak Hemingway kararlıydı. Taburcu olduktan iki gün sonra kendini av silahı ile vurarak hayatına son verdi. Hemingway’in babası ve iki kardeşi de kendisi gibi intihar etmişti. 20 yıl önce de, yazarın ölüm yıldönümünde torunu Margaux aşırı dozda barbitürat alarak canına kıydı. Margaux’un ölümünden sonra intiharın genetik boyutu, Hemingway ailesi özelinde gündeme gelen bir tartışma oldu.

 

20. yüzyılın en çok okunan edebiyatçısı

   

Sylvia Plath, hayatı boyunca pek çok rahatsızlıkla boğuşmak zorunda kaldı. Öğrencilik yaşamında pek çok başarı bursu kazandı, iyi okullarda okudu. Cambridge Üniversitesi’ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesinde yayımladı. Bir seferinde, yazılarının ve şiirlerinin yayımlanması için bir dergiye tam kırk beş kez yazısını göndermişti. İnatçıydı. İncelikli ve içe dönük dili sayesinde adı Virginia Woolf ve Simone de Beauvoir gibi isimlerle anıldı. Yirminci yüzyılın en çok okunan kadın edebiyatçılarından sayıldı. Tek romanı Sırça Fanus’u Victoria Lucas takma adıyla yayımladı, kitap ilk Amerikan feminist roman olarak değerlendirildi. 1962-1963 kışı Sylvia için çok zor geçti. 1963’te, henüz 30 yaşındayken ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olup bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

   

Yaşamı boyunca birkaç kez intiharı deneyen Virginia Woolf 1941’de, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı derin karamsarlığın da etkisiyle, içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp, ceplerini taşlarla doldurarak, evlerinin yakınlarında bulunan nehre atlayıp intihar etti. Geride biri kardeşi Vanessa Bell’e diğeri ise kocası Leonard Woolf’a yazılmış iki mektup bıraktı. Leonard Woolf’a bıraktığı mektupta ona şöyle seslendi: “En sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. O korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve bu kez iyileşmeyeceğim.”

‘Ava çıkıyorum’

Birbirinden farklı hikâyeler gibi görünse de aslında bize bıraktıkları ortak bir öğreti vardı bu isimlerin: Yaşamın, yaşanma değerinin olmadığı düşüncesi ve/veya zaten yeteri kadar yaşadım, oyunu sürdürmenin bir anlamı kalmadı. Ruhsal çöküntü ve içinden çıkılamayan kötü durumlar çoğu zaman ikincil tetikleyici oldu onlar için. Bir köşede ölümü beklemek değil, ölümü kendi istedikleri zaman kapıdan içeriye sokmaktı dertleri. Onların delirdiklerini veya kibirli, şımarık insanlar olduklarını söyleyemeyiz asla. Dostlarıyla “Ava çıkıyorum,” deyip vedalaştıktan sonra ateşli bir silahla intihar eden arkadaşları Richard Brautigan gibiydi belki de hepsi, yani duyarlılıkları bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti. Korumamız gereken eserleri yanımıza kâr kaldı. Yani onca ölümden sonra bile rüzgâr her şeyi alıp götürmedi.

 
 

Şikoyê Hesen

   

Şikoyê Hesen. Bir Kürt şairi. Sovyetler Birliği döneminde, Kafkasyalı Kürt şairleri arasında Kürt şiirine yeni kapılar açmak, taze bir nefes vermek için çabalamış, adı, bu çabasında kendi kuşağından şairler olan ve sırayla tanıyacağımız Evdila Goran, Qedrîcan, Reşîdê Kurd, Osman Sebrî, Cegerxwîn, Fêrîkê Ûsiv, Mîkayêlê Reşîd, Egîtê Şemsî ve Rizaliyê Reşîd ile birlikte öne çıkmış, ama göz ardı edilmiş Kürt-Êzidî şair. Zorlu yaşam serüveninden ve bu hayattan ayrılış biçiminden dolayı, tam bir hayat kurbanı.

Şikoyê Hesen, yaşadığı maddi sıkıntılarına rağmen onurlu durmayı, şair olarak kalmayı bilmiş, sağlığında Qalçîçek, Tembûrê Kurdan  ve Meremê Dilê Kurd adlarında sadece üç şiir kitabı yayınlanmış, yazdıkları çokça çalınıp yeteneksiz şairlere malolmuş, yaşadığı çağın vahşi insanî çarkına ayak uydurmamış ve bu nedenle 1976’da intihar etmiş bir şairdir. Yaşarken, her şeye rağmen, yazmadan yaşayamamış ve hep gölgede bırakılmış bir şairdir. Ölümünden bir yıl sonraysa Perweza Weten adlı dördüncü şiir kitabı yayınlanmıştır.

Not: Kawa Nemir’in ‘’Qalçîçek’ten, Şikoyê Hesen’’ adlı yazısından bir bölüm