• 'Çerçeve yasa', bütün olumsuz arka plana rağmen bir başlangıç olması nedeniyle olumludur fakat bu sürecin hiç vakit kaybetmeden devam ettirilmesi gerekir.

CAFER TAR

Nihayet 'çerçeve yasa', birçok eksiğiyle Meclis gündemine geldi. Bu yasadan çok memnun olduğumu söyleyemem, çünkü yasa kendi içerisinde sorunla bir türlü doğrudan yüzleşebilme iradesini göstermiyor. Sadece olası bir yüzleşmeye kapı aralıyor; bundan sonrasını tamamen mücadele, ideolojik tutarlılık ve politik kararlılık belirleyecek.

Hiç kuşkusuz 100 yıldır Türkiye‘nin demokratikleşmesinin önündeki en önemli engel, sürekli Kürt sorununun orta yerde bırakılması, Kürtlerin ısrarla ulusal/demokratik haklarını talep etmesi ve devletin bunu sürekli inkâr etmesi olmuştur. Devlet, bu noktada Kürtlerin ulusal/demokratik haklarını elde edebilmelerini engellemek için ülkeyi adeta açık cezaevine dönüştürdü. Sadece bununla da yetinmedi; kendi yasal altyapısını adeta mayınlarla döşedi. Türk hukuk sistemi, günümüzde Kürt özgürleşmesini engellemek için adeta mayınlı bir araziyi andırıyor.

Bundan dolayı Kürt sorununun kalıcı ve barışçıl bir çözüme kavuşturulması, sadece siyasal bir iradeyle sağlanamaz; bununla birlikte Türk hukuk sisteminin, başta anayasa olmak üzere tamamının yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Türkiye‘nin mevcut yasal ve anayasal düzeni, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarından beri var olan Kürtleri yok sayma anlayışıyla inşa edilmiştir. Bu anlayışla kökü bir hesaplaşma yaşanmadan Türkiye‘de Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi mümkün değildir.

Her şeyden önce Anayasa‘nın 66. maddesine rağmen Türkiye‘de yaşayan farklı etnik kökenden insanların Türk etnik kökeninden gelen insanlarla eşit yurttaş olabileceklerini, aynı haklardan yararlanabileceklerini iddia etmek çok kolay bir şey olmasa gerekir. İlgili madde “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk‘tür“ diyerek, Türk olmak dışındaki bütün diğer katılımları adeta imkansız hale getirmiştir.

Ayrıca dünyanın birçok yerinde ülkeler, toplumsal çeşitliliği göz önünde bulundurarak birden çok dili ya resmi dil olarak kabul etmiş ya da kimi bölgelerde kamusal alanda kullanılmasına olanak tanımıştır. Benzer bir uygulamanın Türkiye‘de anayasanın ilk üç maddesi nedeniyle hayata geçirilmesi neredeyse imkansızdır. Halbuki dünyanın 101 ülkesi, ya ikinci bir dili resmi dil olarak tanımış ya da yasal düzenlemelerle kamusal alanda kullanımını olanaklı hale getirmiştir.

Sorun, sadece anayasa ile de bitmiyor. Türkiye‘de yıllardır farklı partiler üzerinden sürekli iktidarda kalan devlet aklı, anayasal düzenlemelerle de yetinmemiş; söz konusu anayasanın denk düştüğü tutumu yasal düzenlemelerle de devam ettirmiştir. Demokratik bir sistemde başta Kürt sorunu olmak üzere yıllar içerisinde birikmiş bütün sorunların adresi, Meclis ve sivil siyaset olacaksa en başta Siyasal Partiler Kanunu'nun buna uygun hale gelmesi gerekir.

Halbuki 2820 sayılı Siyasal Partiler Kanunu‘nun 81. maddesi Türkiye‘de başka etnik kökenden insanların varlığını, onların kendi dillerinde propaganda yapmasını ve kendi yaşadıkları bölgelerin sorunlarını dile getirmelerini imkansız hale getiriyor. Buna, bir de Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerini de eklerseniz durum daha da korkunç hale geliyor. Bütün bu yasal mevzuata rağmen Türkiye‘de Kürtlerin kendileri gibi Kürt olarak siyasal yaşama katılımı neredeyse imkansız hale getirilmiştir.

Bütün bu engellere rağmen Türkiye‘yi yöneten devlet aklı, bununla da yetinmedi ve olağanüstü hâl (OHAL) uygulamalarında, önce Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile uygulamaya sokulan kayyum siyasetini, daha sonra Meclis kararıyla Belediyeler Kanunu'na ekleyip kalıcı bir rejime dönüştürdü. Bu saatten sonra yerel yönetimler ve merkezi yönetim farkı tamamen ortadan kalkmıştır. Zaten yargı üzerinde oldukça etkili olan merkezi yönetim, söz konusu kanun sonrası birçok belediye başkanını "terör" suçlarıyla  ilişki bahanesiyle görevden almış ve yerlerine kendisine bağlı memurları atamıştır.

Bütün bunların üzerine 3713 sayılı TMK‘yı eklerseniz bir ülkede demokratik toplumun nasıl imkânsız hale getirildiğini daha net anlarsınız. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) şiddet içermeyen hak taleplerini, akademik çalışmaları, gazete yazılarını "terör örgütü propagandası" ile ilişkilendirerek keyfi cezalandırmanın önünü açmış, Türkiye‘de demokratik siyaseti ve düşünce özgürlüğünü imkânsız hale getirmiştir. Buna bir de TCK‘nın 301. maddesini de eklerseniz Türk hukuk sisteminin özgür düşünce açısından nasıl bir mayınlı arazi olduğunu daha net anlarsınız. Söz konusu madde “Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek“ gibi absürt tanımlamalarla birçok insanın göz altına alınmasına veya cezaevine konulmasına neden olmuştur.

5 Ağustos'ta Meclis gündemine gelen 'çerçeve yasa', bütün bu olumsuz arka plana rağmen bir başlangıç olması nedeniyle olumludur fakat bu sürecin hiç vakit kaybetmeden devam ettirilmesi gerekir. Aksi halde hiçbir sorun çözülmemiş olur; yukarıda ifade ettiğimiz antidemokratik uygulamalar sadece Kürtleri değil, toplumun geniş kesimlerini mağdur etmektedir. Türkiye‘nin bu deli gömleğini yırtıp atması, ülkede yaşayan bütün insanların çıkarınadır. Eğer öyleyse bu büyük demokrasi yürüyüşünde Kürtler yalnız bırakılmamalıdır.