Hükümet yetkililerinin basının her karşısına çıktığında Kürt sorununu bağlamında "İnkar, asimilasyon, imha konsepti bizim hükümetimiz döneminde sona ermiştir" söylemlerinin ne kadar da samimiyetten uzak ve çarpık bir anlayışın ürünü olduğu ortaya çıkmaktadır.
Katı ulusçuluk esasına dayalı devlet yapılanmalı ve toplumsal örgütlenmeleri, yaşamın her alanına yerleştirmek için fiziki soykırım ve kimliksel asimilasyoncu uygulamalara her zaman başat rol vermişlerdir. Önüne gelen her şeyi yutan Kızıl Deniz'deki Leviathan canavarı misali, ulus-devlet Ortadoğu'da ve özelde Anadolu topraklarında, büyük trajedilere yol açtı. Katı homojen ve tekçi varlığını süreklileştirebilmek için her dönem farklı yol-yöntemler olsa bile, fiziki ve kültürel soykırım politikalarını uygulamıştır.
Ulus-devlet fiziki olarak yok edemediğini, asimile edip kâr amaçlı kullanma yoluna gider. Bu ruhları çalınmış ve özünden boşaltılmış kişilikleri, en çok da Kürt halkından devşirmeye çalıştılar. Ulus-devlet hedef tahtasına koyduğu halkın, binlerce yıllık emeğinin ürünü olan efsane, türkü, masal, söylence, folklor, müzik gibi ters yüz edip kullanabileceği ne varsa, hepsini kendi ateş çemberinden geçirip "ajanlaştırdığı" kişilerin kullanımına sus payı olarak sunar. Bir yandan Kürt halkının varlığını inkar ediliyordu, bir yandan da binlerce Kürtçe beste Türkçe'ye çevrilip piyasaya sunuluyordu.
Fakat AKP döneminde ise daha farklı bir yola başvuruldu. Çünkü baktılar ki ne yapsalar bir türlü Kürtlük bilincini ve kültürel zenginliklerini yok edemiyorlar, bu defa da bunlarla oynamaya, aşındırmaya, devsizleştirme ve içini boşaltma yoluna gittiler. Burada kullanılan en büyük araç ise, görsel medyadır. Son zamanlardaki TV kanalları, özelde ise TRT-6 denen "mübarek" kanal, Kürt kültürü konusunda tam bir yıkım rolü oynamaktadır. En son TRT-6 oynamaya başlayan, ekrana gelen Sîya Mêm û Zîn adlı dizi, bunun en açık örneğidir.
Açıkçası dizi ekrana gelmeden önce yapılan pragman ve reklamlarında, Mem û Zîn adını duyunca heyecanlanmıştım. Belki AKP bizi şaşırtır da, değerli bir film ortaya koyabileceği hayaline kapılmıştım. Cezaevi koşullarında Ehmedê Xanî'nin gözünün nuru olan Mem û Zîn'i ekranda izlemek, bizim için müthiş bir mutluluk ve sevinç olurdu. Fakat AKP yine yapacağını yapmış, politikalarında ısrarcı davranmış ve tamamen ucube olan bir yapımı dolaşıma sokmuştu. Bunu 70 milyona ilan etme şerefini de bir Kürt'e vermişlerdi.
Dizinin içeriğinde aradan geçen birkaç asır, Mem û Zîn'i modernleştirmişe benziyordu. Dizide kullanılan araç gereç ve kostümler harikaydı. Örneğin Mem modernleşmiş İstanbul'da mühendisliğe, Mêm'in can dostu Tacdin ise, inşaat sektörüne adım atmıştı. Bu arada, Zîn'i de unutmamak gerekir. O da epey şık giyimiyle, modaya ayak uydurmuş. Ama gariban Beko 'ilkellikten' bir türlü kurtulamamıştı. Fakat ben Beko'dan da umutluyum. Bölümler ilerledikçe, o da çağa ayak uyduracaktır.
Mem û Zîn, gibi bir şaheseri böyle saygısızca ekrana taşırmak, en büyük Kürt düşmanlığıdır. Burada Kürt tarihiyle alenen dalga geçiliyor. AKP'nin Hürrem Sultan konusunda gösterdiği hassasiyeti, Kürt tarihine gelince, yine tüccar kurnazlığına yerini bırakmış. Örneğin geçenlerde "Fetih 1453" adlı film gösterime girdi. O filmde Fatih herhalde at üzerinde jokey kıyafetiyle İstanbul'a girmemiştir. Eğer Fatih'in İstanbul hipodromunda yarışa katılmasına razı gelinirse, ben de 'ilkel' Beko'nun dokunmatik cep telefon kullanmasına razı gelirim. Ama hepimizin bildiği gibi burada bir kültürel aşındırma harekatı yapılıyor.
Sanatçının fikrine-zikrine saygımız var. Fakat birilerinin değerlerimizle dalga geçmesine sessiz kalamayız. Tüccar kafalıların yapacağı sanattan ancak bu kadar olur...
CUMALİ ARAZ / Ceyhan M Tipi Cezaevi’nde tutsak
Modern Mem û Zîn