
Modern siyasal mücadelenin felsefesi nasıl olmalı? İlkin AKP’nin siyasal felsefesi olan Türk-İslam senteziyle hesaplaşmak gerekir. Çünkü bu sentez, hem bölücü hem de anti-demokratiktir. Çünkü Türk’e vurgu, Türk olmayanları dışlarken, İslam’a vurgu, Sünni olmayanları dışlamaktadır. Özgürlükleri savunan bir dünya görüşü, Türk-İslam sentezi üzerine kurulamaz. Demek ki, AKP’nin siyasal anlayışının demokratik ve özgürlük düşmanı olduğunu bilince çıkararak yeni bir siyasal felsefenin geliştirilmesi zorunludur.
Bu yeni siyasal felsefe, hem ulusun hem bugünkü demokrasinin bizzat kendisinin anti-demokrat olduğunu ortaya sergilemelidir. Mevcut ulus ve demokrasi anti-demokratiktir. Çünkü ikisi de çoğunluğun diktasına yol açmaktadır. Ayrıca mevcut ulus devlet ve demokrasi anlayışı, statükocu bir anlayışı temsil etmektedir. Bu nedenle, yaygın anlayışlar ve kavramlar, esas olarak mevcut statükonun ürünüdür. Neden mi? Çünkü mevcut durumu tahakküm altında tutanlar, ekonomik yapıyı ve toplumsal bilinci kendi sınıf çıkarlarına göre biçimlendirirler. Statükocu siyasal anlayışlardan kopmak gerekir. Statükocu anlayışlardan kopmak için ise yeni siyasal felsefeleri ve siyasal eylemlilikleri gerektirir. Dolayısıyla ulus ve demokrasi kavramlarını, ilkin daha özgürlükçü ve enternasyonal bir anlayışla yeni içeriklerle donatmak gerekir. Yani demokratik bir ulus anlayışına, yeni bir demokrasi tanımına, yeni bir eşitlik ve yeni bir emek anlayışına bugün ihtiyaç var. Ama yalnızca teori yetmez, aynı zamanda egemenlerin çıkarına göre biçimlenmiş ulus devlet ve demokrasi anlayışında yarık açmak için pratik olaylar da gereklidir. Türkiye ölçeğinde Taksim-Gezi direnişini, mevcut Türk-İslam sentezinde gedik açan bir hareket olarak yorumlamak gerekir. Taksim-Gezi direnişi, değişmesi gerekenin ne olduğunu ve nasıl değişmesi gerektiğini de ortaya koyan çok önemli bir pratik süreç olmuştur.
Anti-demokratik olan ulus devlet ve bugünkü demokrasi anlayışının dışında, bizi özgürlükler dünyasına, sınıfsız ve sömürüsüz dünyaya, komünizme götürecek yeni politik stratejiler, siyasal felsefeler geliştirmek zorundayız. Elbette, elimizde Marksist teori gibi siyasal yenilgiler yaşamış, ama teorik geçerliliğini koruyan bir düşünce sistemi var. Ne yazık ki bugün, işçi sınıfının kafasıyla (Marksist teori), gövdesi (işçiler) arasında bir kopukluk olduğu anlaşılıyor. Hem Marksist teori maddi gücünden (sınıftan) hem işçi sınıfı ideolojik güneşinden (Marksist teoriden) kopmuş durumda. Demek ki bugün Marksist teori, çok önemli politik bir sorunla karşı karşıya. Marksizm sadece kendi maddi gücünden kopmuş değil, aynı zamanda Marksist teorinin önemli bileşenleri (tarih, toplum, politika ve felsefe) arasında da bir kopukluk var.
Siyasal felsefeye ihtiyaç var
Bu kopukluk nasıl giderilebilir? Burada teori-pratik arasındaki kopuş, esas olarak politik mücadelenin sorunudur. Ama teorinin bileşenleri arasındaki kopuş ise hem politik mücadelenin, hem de Marksist teoriye entelektüel müdahalelerin sorunudur. Lenin’in Parti teorisi, Marksist teoriye entelektüel bir müdahale olarak görülebilir. Lenin, 20. yüzyılın başındaki koşullarda siyasal özneyi açığa çıkararak ve siyasal özneleri birleştiren bir teori ileri sürmüştü. 21. yüzyılda yeni bir ‘Ne Yapmalı’ya ihtiyacımız var. 21. yüzyıl, çok geniş bir ilgi alanına sahip olmayı gerektiriyor. Fransız filozofu olan ve komünizme yakınlık duyan Alain Badiou’e bakılırsa, 21. yüzyılda modern felsefe dört unsuru (Sanat, Politika, Bilim ve Aşk) içermelidir. Badiou’ye göre, “Felsefe hiç uyumayan bir gece bekçisi gibi yola ışık tutar, karanlığı aydınlatır”.
Bilim-teknik, sanat, politika, ekoloji ve cinsiyet sorunu, 21. yüzyılda kolektif özneleri karmaşık bir hale getirmektedir. Her türlü baskı ve zulme karşı olan Marksizm, tüm ezilenlerin taleplerini kendi bayrağına yazarak, özgürlükçü olduğunu gösterebilir. Dolayısıyla yeni gerçekliklere yeni taleplere kulak vermek zorundayız. Kapitalizmin karmaşıklığının ve yarattığı sonuçların yeni toplumsal özneleri ortaya çıkardığını görmek gerekir. Sosyalistler, çevre hareketini, feminist hareketi, eşcinsellik vb. gibi hareketleri, “bu hareketler işçi sınıf hareketi değildir” diye görmezlikten gelme ve küçümseme lüksüne sahip değildirler. “Sosyalistler her zaman ezilenlerin yanındadır” diyen Lenin’in ne kadar haklı olduğu bir daha doğrulanmaktadır. Üstelik günümüzde, kafa emeğinin kol emeğine nazaran artan bir eğilim gösterdiğini de dikkate almak gerekir.
Politik mücadele, kolektif eylemler bütünüdür. Ama kolektif eylemlere katılanlar, geniş bir yelpazeyi oluşturuyor. Kolektif eylemlerin başarısı iki şeyi gerektirir. Biri kolektif eylemleri yönetme ve ilerletme yeteneğinde olan siyasal bir önderlik; ötekisi, kolektif eylemcilerin bütününü bir araya getirebilecek simgeler. Bu simgeler de, hem teorik hem sembolik olmalı: Teorik bir simge olarak yeni bir fikir dünyası olarak ‘Demokratik ulus’. Pratik simgeler üzerine de düşünmek gerekir. Böylesi bir pratik simge, Demir Küçükaydın’ın önerdiği gibi, “beyaz bayrak” olabilir. Bu “beyaz bayrak” üzerinde, evrenselliğin bir ifadesi olarak yer kürenin fotoğrafı yer alabilir. Teorik ve pratik her iki simge, devrimci teori ile maddi güç olan sınıf arasında kopukluğu gidermek için politik bir köprü fonksiyonu üstlenebilir.
Burjuvazinin ‘akılcılığının’ akıldışı olduğu, özgürlük anlayışının içi boş olduğunu açığa çıkaran siyasal felsefeye ihtiyaç vardır. Siyasal alanda üstünlük kazanma mücadelesi, kültürel alanda da üstünlük kazanma mücadelesiyle desteklenmeden, siyasal kazanımlar geçici olacaktır. Kapitalizmin, sırf rant elde etmek için insanı ve doğayı sömüren konumunun aşılması gerektiğini bayrağına yazan Marksist siyasal anlayışın geliştirilmesi şarttır.
Çıkarılması gereken dersler
Evrimci dönemde on yıllarca bir dönem içinde verilebilen siyasal bilinç, toplumsal ayaklanma dönemlerinde bir haftada bazen bir kaç gün içinde muazzam bir sıçrama gösterir. Yaşanan demokratik isyan hareketinden, herkes kendi bakış açısına göre birtakım sonuçlar çıkacaktır. Bu konu üzerinde, internette yüzlerce yazı bulmak mümkün. Önemli gördüğüm 5 olumlu gelişmeye dikkat çekeceğim.
1. Yaşanan olay bir devrimdir. Korku yenilmiştir. Bu direniş, halkın özgücüne güvenmesini sağlamıştır. Taksim-Gezi direnişiyle başlayan, gelişen ve tüm Türkiye’ye yayılan demokratik isyan hareketi, ezilenlerin psikolojisini olumlu yönde değiştirmiştir.
2. AKP iktidarı sarsıntı geçirmiştir. Çatlaklıklar yaşamıştır.
3. Devrimci Diriliş ve direniş, burjuva-medyanın gerçek yüzünü açığa çıkarmıştır. Olayları ekranlara yansıtmayan medyanın bizzat kendisi insanların direniş azmini bilemiştir.
4. Tüm dünya ve Türkiye’de toplumun geniş kesimleri ve tüm dünya, AKP iktidarının bir polis devleti, despotik iktidar olduğunu daha net bir şekilde görmüştür. Polisler hakkında ‘onlar da bu vatanın evlatları, onlar da bizim çocuklarımız’ şeklindeki düşünce yerle bir edilmiştir.
5. İslam vurgulu Türk-İslam sentezi, çok önemli kırılma yaşamıştır. Yeni paradigmaların oluşması ve yaygınlaşması için uygun zemin yaratılmıştır.
Türkiye’yi yönetmek zorlaşacaktır
Bu demokratik isyan hareketi birçok açıdan değerlendirilebilir ve bazı sonuçlar çıkarılabilir.
1. İki Türkiye ortaya çıkmıştır: Ortaçağın itaat kültürüne dayanan AKP’nin Türkiyesi ile Demokratik Dirilişin ve, Demokratik İsyancıların Türkiyesi. 4 direnişçi yaşamını kaybetmiştir. Kan dökülmüştür. Kan döküldüğü yerde iki Türkiye giderek ayrışacaktır. AKP’nin ikiye bölünmüş Türkiye’yi yönetmesi giderek zorlaşacaktır.
2. Taksim-Gezi direnişi, Sol Örgütler’in hata ve zaafları yanında yetersizliklerini de göstermiştir. Grup zihniyetini aşamadıkları için, ortak hareket etme yeteneğinin geliştirilemediğini düşündürmektedir. Taktik esneklik ve ustalık gösterilememiştir
3. BDP Eşbaşkanı Demirtaş, ilk açıklamalarıyla hayal kırıklığı yaratmıştır. Demirtaş, aşırı ihtiyatlı davranarak, taraftarlarının direnişe katılmasına sıcak bakmadığını ifade etmiştir. Ne var ki, Murat Karayılan’ın açıklamasından ve Öcalan’ın direnişin özgürlük talebini içerdiğini belirterek bu direnişi selamlamasından sonra, Demirtaş, bu yanlış tutumunu değiştirmiştir. BDP, direnişçilerin yanında görünmüş, ama düşük katılımla destek olmaya başlamıştır.
4. Türkiye’nin en önemli sorunu demokratikleşme sorunudur. Demokratikleşmeyi isteyen Gezi direnişçiler önümüzdeki süreçte bir çelişkinin farkına varacaklardır ve bu çelişkinin üstesinden gelmek zorundadırlar. Çelişki şudur: Türkler için demokrasi istemek, Kürtler üzerindeki anti-demoktaritik baskılara karşı çıkmamak. Türkiye’deki baskılara karşı duranlar, Kürtler üzerinde baskıya karşı çıkmazlarsa, kendileriyle çelişkiye düşerler, gerçek demokrat olamazlar. Türkiye’nin demokratikleşmesi Türk ve Kürt emekçilerinin ortak mücadelesini gerektirir.
5. Bazı CHP’li milletvekilleri, Gezi Parkı direnişçileriyle görüşmüş veya direnişleri desteklemiş olsa da, CHP’nin yönetimi, korkak ve ürkek hareket etmiştir. Heyecanı yatıştırmaya çalışırken, sakin olmaya çalışmıştır. Bu direniş, AKP’ye gerçek alternatifin, CHP olamayacağını da göstermiştir.
6. Olaylara sınıf mücadelesi açısından değil, devlet-sivil toplum merceğinden bakarak AKP’yi sivil toplumun temsilcisi olarak gören Murat Belge gibi sol-liberallerin düşüncelerinin de iflasıdır.
7. Toplumların tarihinde bazı dönemler (savaş, iç savaş, ayaklanma vb) saf tutmaya zorlar. Bu dönemler ya egemen düzenden yanasın ya da karşısın; ya devrimden ya da karşı devrimden yanasın, ara yol yoktur.
Yeni arayışlar olacak
8. Eski bir Marksist, sonra liberal devşirme olan Halil Berktay, polis devletini savunarak, en sonunda karşı devrimin saflarına geçerek dönekliğini ispat etmiştir. Gün Zileli güzel yazmış: “Halil Berktay ise, 16 Haziran günü Nişantaşı’ndaki bir apartmanın yüksek katlarından birinden izlediği çatışmaları yazarken İçişleri Bakanı’nı bile gölgede bırakan bir polis savunuculuğuna soyunarak tarihçiliğini alçaklığın tarihini yazarak noktalamış ve bir Marksist entelektüel olarak başladığı hayatını bir faşist propagandacısı olarak sonlandırmıştır.”
9. Böylesi halk ayaklanmalarının en önemli etkilerinden biri, harekete katılanların bilincinde bir değişikliğe yol açmasıdır. Tarihten bir örnek vermek gerekirse, 1905 yılında Çarlık Rusya’sında yaşanan Kanlı Pazar olayının işçileri nasıl dönüştürdüğü öğreticidir. 1905 yılında papaz olan Gapon’un öncülüğünde yürüyen ve kendilerini Tanrı’dan korkan sadık kullar olarak gören Rus işçileri Çar’a dilekçe vermek için Kışlık Sarayı’nın önündeki meydana doğru yürüyüş yaparlar. Diz çökerek Çar ile görüşmek için yalvarırlar. Çar ne yapar? Emir vererek, özel süvari birlikleri ve Kazakları işçiler üzerine saldırtır. Kazaklar ateş açarken, Suvariler, kılıçlarıyla saldırır. Binden fazla işçi öldürülür. Binlerce insan yaralanır. Tanrıdan korkan sadık kullar, bu katliamdan kısa zaman sonra Çarlığa karşı silahlı ayaklanmaya girişirler. Türkiye’de direnişe girenlerin eski düşünceleri ile toplumsal konumları arasında çelişkiler gündeme gelecektir. Birçok insan eski düşüncelerinden koparak yeni arayışlara yönelecektir.
10. Direnişin üzerine yükselen bir partinin oluşması çok önemlidir. İlk ÖDP girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü 12 Eylül’ rejimine direnmeden yenilenlerin psikolojisi üzerine kurulmuştu ve grup zihniyetini aşmaya zorlayan yükselen bir direniş hareketi yoktu. Şimdi durum farklı. Muazzam bir diriliş ve direnişin kazandırdığı moral bir üstünlük var. Kitle hareketinin yeni öncülerini de içeren ikinci bir ÖDP benzeri veya ‘Çapulcular Partisi’ gibi girişim en azından tartışılabilir. Türkiye’de işçiler ve diğer emekçiler, kendi kurmalarına sahip değil, işçilerin-emekçilerin politik kurmaylara ihtiyacı vardır./
Şunu öngörmek mümkün: Güçlü bir muhalefet partisinin olmadığı bir ortamda, seçimlerde AKP yine güçlü olması mümkün. Ama halkın ortak aklı, AKP’nin mutlak çoğunluğu almasına engel olacaktır. AKP, milletvekillerinin çoğunluğunu alamayacaktır. Halk Erdoğan’a dersini verecektir. Türkiye’nin bundan sonra en önemli ihtiyacı, güçlü bir partinin ortaya çıkmasıdır.
Zihniyet devrimine ihtiyaç var
Yeri gelmişken, Batı’lı ülkelerin Erdoğan’ı ve polis baskısını eleştirmesine kısaca değinmekte yarar var. Bu eleştiri, Batı’nın demokratik olmasından kaynaklanmıyor. Gelecek korkusu yaşayan Batılı ülkeler, esas olarak Türkiye’deki politik istikrarsızlığın kendi ülkelerine yansımasından korkuyor. Yoksa Batı da yeri geldiğinde polis devleti açısından AKP’den geri kalmıyor.
Gezi direnişi, kendiliğinden gelişen bir isyana dönüştü. Ama hazırlıksız ve örgütsüzdür. Bundan sonraki gelişmesi ve başarısı Lenin’in deyişiyle “Bir yandan siyasal durumu doğru değerlendirilmesine, taktik sloganların doğru olarak saptanmasına ve öte yandan da, işçi yığınlarının gerçek savaşımcı gücünün bu sloganları desteklemesine bağlıdır.”
Gezi direnişi ve halk isyanı, demokratik isyan ve diriliş için bir ZİHNİYET DEVRİMİNE ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur. Etnik ve dinsel kimlikten arındırılmış yeni bir demokratik ulus anlayışı, Türkiye halklarının ihtiyaç duyduğu bir zihniyettir. Bu zihinsel devrime dayanarak, etkin politik kanallar yaratılması sosyalist hareketi güçlendirir. Marksist düşüncenin egemen olduğu siyasal bir ortamda devrimler olur, Marksist düşüncenin zayıfladığı yerde ise karşı devrimler olur.
Türkiye’nin “entelektüel çöl”e çevrilmesinde, AKP gibi, CHP ve Kemalistler de rol oynamıştır. Aydınlar suçsuz sayılamaz. Aydın demek, karanlığa isyan ederek, aydınlatan insan demektir. Dolayısıyla Türkiye’de aydın kıtlığı yaşanırken, insanları aptallaştıran entelektüel enflasyonu vardır. Stefan Zweig, aydın olarak kalmak istediği, karanlık dünyanın onursuz hizmetçisi olmamak için kendi isteğiyle hayatına son veren bir aydın olmuştur. AKP’nin bataklığındaki entelektüellere duyurulur.
Tarihçi Hobsbawm’ın deyişiyle: Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var: İnsanlığın anlaşılır bir geleceği olacaksa, bu gelecek, geçmişin ve şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak, başarısızlığa uğrarız. Ve bu başarısızlığın bedeli, karanlıktır.
O halde, geleceğin karanlığına mahkum olmamak için, yeni bir zihniyet temelinde atılım yapmak gerekir. Yaşananlar bir devrimdir. Henüz politik iktidarı değiştiren bir devrim değil, ama özgürlük istemlerini Türkiye toplumunun gündemine sokan bir devrimdir. Şimdi bundan sonraki dönem, sosyalistlerin bu devrime ne öğretebileceği sorunudur. İsyan’ın sloganı anlamlıdır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!
BİTTİ
YENER ORKUNOÐLU