
Daha önce de belirtmiştim. Kanımca katliamın en dehşetengiz, en çıldırtan anı buydu. ‘Emir’ büyük yerdendi ve olumlu karşılık bulmuştu. Ölümü karşılamaya hazırlanmış gergin bedenler mermilerle delik deşik edilmekten kurtulmuşlardı. Böylesi bir anda fırtınada alabora olmuş denizdeki bir tekneyi andıran insan ruhu dengesini kaybedip kontrolünü yitirir. Beden artık ruha itaat etmez. O ana dek zayıflamamış diz bağları çözülür, bacaklar titremeye başlar. Bir süre sonra ruh bedenin hükmü altına girer. Kendi varlığını sürdürme imkanına kavuşan beden böylece ruhun hapishanesine ve zamanla mezarına dönüşür. İnfazın durdurulmasıyla ölüm bedenlerden uzaklaştırılmıştır. Bedenler için daha fazla yaşama imkanı, ölümün ruhlar etrafında ördüğü kuşatma çemberini daraltması demektir: Nasıl olursa olsun ‘yaşamak!’ Ruhun denetiminden çıkmış bedenin yönelimi budur.
Çok iyi planlanıp uygulanan bu ‘kurtuluş sahnesi’ kıyıma uğratılmanın anlamı üzerine inen bir kara perde işlevi görmüş, yaşanan anı en uzak ve en yakın geçmişten koparmıştır. Artık daha öncesi yoktur, daha doğrusu bedensel çöküşten kurtulan kişi belleğini silecek ve öncesini yok sayacaktır. Kurtarıcı oyununu oynayanlar yaşamalarına izin verdiklerinin içine girecekleri bu yeni doğrultunun farkındadır. Nitekim cellat sahneden çekilip gitmiştir. Bundan böyle o kendisiyle ölüm getiren değil, bağışlayıp hayata döndüren olacaktır. Kardeşlerinin kanı ellerinde hala temizlenmemiş olarak dursa bile, sağ kalmış bedenlerin gözünde bu böyledir. On binleri birer fareymiş gibi temizleyen cellat kurtarıcı kimliğine bürünmüş ve bağışladıkları nezdinde yeni kimliğiyle kabul görmüştür. Kurban ile celladı arasında yeni bir ilişki kurulmuştur. Her yaştan on binlerin hayatlarının söndürülmesi artık bir yanlışlık olarak bile görülmeyecek, katiller hata yaptıklarını dahi söylemeyecekler, öldürmenin en vicdansız ve en hayasız hali olan soykırım tümüyle yok sayılacaktır.
Zamanla ruhsuz bedenler durumuna düşürülen soykırımın kılıç artıklarının çoğu, tanıklık ettiği dehşet sahnelerinin yüreklerine ektiği korku nedeniyle olup bitenleri unutmayı yeğledi. Türk ulus-devletinin Dersim’de nasıl bir mezalim gerçekleştirdiğini öğrenmeleri halinde, çocukları ve torunlarının bunu onurlarına yedirmeyeceklerini ve devlete karşı birer isyancı haline gelebileceklerini düşünerek suskunluğa gömüldü. Korkularının esiri olan bu insanlar bu konumlarıyla kendilerinden sonraki kuşaklar için bir tür teslimiyet ve ihanet elçisi gibi bağışlanmaz bir rol oynadılar. Türk ulus-devleti esasen bunlara dayanarak Kürt sorununun ‘nihai çözümü’nde Dersim’i bir pilot bölge olarak değerlendirdi. Burada ulaştığı sonuçları genelleştirip tüm Kürdistan’a yaydı. ‘Beyaz soykırım’ değirmeni gibi çalışan Yatılı Bölge Okulları ve öteki eğitim kurumları en çok burada sonuç aldı. Bu kurumlarda yeniçeri tarzında devşirilenler, devletçi ideolojinin en bağnaz savunucuları olarak, Kürt celladı ulus-devletin hizmetine koşturuldu. Bu tarzda bir ‘aydınlanma’yı yaşayanlar sistemin gerçekleri karartmasında öncü bir rol oynadılar.
Zulüm ve zorbalık karşısında insanı ayakta tutan en büyük güç taşıdığı onur duygusudur. Ancak onurunu koruyabilen insan, düşmanı ne denli zalim olursa olsun, ona karşı direnme yolunu seçebilir. Onur duygusundan mahrum kılınmış insanın yaşamı özgür yaşam olamaz. Zira özgürlük insan yaşamının en yüce amacıdır. Onursuzlaştırılmayı ve özgür yaşamdan dışlanmayı kendisi için sorun yapmayan ve bir teslimiyet elçisi haline getirilen kimse bu haliyle sapkın bir varlıktır. Bu anlamda özgürlük ile kendisi olarak var olmak arasındaki bağ oldukça nettir. Bu çerçevede sadece özyönetimli bir değişim ve dönüşüm varlığın özgürlük eğiliminin doğru ifadesi olabilir. Başkasının doğasını besleyen ve onun dokularıyla aynı olan bir malzemeye dönüştürülen bir varlık gerçekte artık yoktur.
Ne yazık ki soykırımın kılıç artıklarının önemli bir kesiminde onursuzluk ve -devlet katında bir iş sahibi olma umudunu umut saymazsak- umutsuzluk el ele verdi. Bunlar devletin ‘okuyup adam olma’ düsturuna tutkuyla sarıldılar. Kendi çocuklarını Tanrı Moloch’a kurban olarak sunan eski Kenanlılarınkine benzer bir tavırla masum yavrularını şevkle soykırım değirmenlerine taşıyarak egemen ulus kimliğine kurban ettiler. Öyle ki, çocuğunu Yatılı Bölge Okulunda okutanlar bunu kendileri için neredeyse bir imtiyaz saydılar. Anadilde eğitim hiçbirinin aklından bile geçmedi. İnsanlığın en büyük devrimi olan Neolitik Devrimin muhteşem dili oto-asimilasyon temelinde tükenişin eşiğine getirildi. Özyönetimi düşünen de hiç olmadı. Mutlak yönetici devletti ve okumuşlar en alt düzeyde bile olsa bu yöneticiler hiyerarşisine katılacaklardı. Teşvik ve ödüllendirme hep bu doğrultuda işledi. Devlet ile kılıç artığının uyumlu işbirliği sonucunda kraldan daha kralcı bir ‘halis muhlis Türk’ tipi ortaya çıkarıldı. Sayıları oldukça kabarık olan bu tipin en ilginç örneği “Biz Türk oğlu Türk’üz, Kürtlerden bize ne?” diyen ‘Tunceli Milletvekili’ Kamer Genç’tir.
Ulus-devletin egemen kılmaya çalıştığı modern yaşam kalıplarına herkesten daha fazla adapte olanlar kültürel soykırım değirmenlerinde imal edilen yeniçeri türü bu devşirmelerdir. Bunlar kendilerini başkalarından daha ileri görür, modern yaşama yatkınlıklarıyla herkesten daha ‘ilerici’ olduklarına inanırlar. Sözünü ettikleri ilericilik CHP’nin ilericiliğidir. Bunlar için tarihin başlangıcı Dersim soykırımının sonuca götürüldüğü andır. Milatları 1938 yılıdır. Bu tarihten başlayarak CHP’nin Dersim’de ulus-devletin egemenliğini tesis etmesi bunların da tarih sahnesine girmesini sağlamıştır. Karakterleri Kemalizm mayasıyla yoğrulmuştur. İnkarcılıkları buradan gelir. Bunlara göre Kürtlük iflah olmaz bir geriliktir. Kişiliklerinde Kürtlüğe ait kırıntı kabilinden bazı özellikler kalmışsa bunları utanç verici bir ‘leke’ sayar ve bu lekeden kurtulmak için her yolu denerler.
Asimilasyon asimile edilmek istenen kimse için hiç bitmeyecek bir sınav gibidir. Sınavda hedef Türkleşmedir ve öğrencinin sınav notunu tayin eden ulus-devlet güçleridir. Asimilasyon dönüştürülmek istenen organizmayı dönüştüren organizmaya hizmet eden bir malzeme olarak işleme eylemi olduğu için, dönüştürülenin nesne olmaktan çıkıp özne haline gelmesi, aynı anlama gelmek üzere Türk olması son derece zordur. Sınavı başarmak için ne denli çaba harcarsa harcasın, açıkça ifade etmese bile, sınava tabi tutanın gözünde o hemen her zaman bir ‘Kuyruklu Kürt’tür. Bu haliyle bir uşaktır. Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nu kimliğini ve dinî inancını açıklamaya davet etmesinin altında aslında bu tür bir aşağılama yaklaşımı vardır. Dersimliliği, kökeninde Kürtlük ve Aleviliğin olması, Erdoğan’a göre Kılıçdaroğlu’nu mahkûm etmek ve bu temelde CHP’yi geriletmek için bulunmaz bir fırsattır. ‘Cumhuriyeti kuran parti’nin Genel Başkanı olmasına ve ısrarla Türk olduğunu iddia etmesine rağmen, Kılıçdaroğlu yine de dolaylı olarak dillendirilen ‘Kuyruklu Kürt’ ve ‘mum söndü’ ithamlarına maruz kalmaktan kurtulamamıştır.
Ne denli yabancılaştırılırsa yabancılaştırılsın, kendi özüne dönüş olasılığı hep var olduğu için, kimliksizleştirilen insan ulus-devlet nezdinde gizliden gizliye bir potansiyel tehdit kaynağı olarak görülür. Bu yüzden ayrıştırıcı ve dışlayıcı politikalardan o da şu veya bu biçimde nasibini alır. Özellikle Kürt özgürlük mücadelesinin dayatmasıyla Dersim soykırımı defterinin açıldığı ve öze dönüş imkanının muazzam güç kazandığı bir dönemde hala asimilasyon sınavında ısrar etmek, öze dönüş potansiyelini tamamen tüketmek ve insanlık dışına savrulmakla özdeştir. Derler ya, zararın neresinden dönülse kardır. Yapılması gereken çubuğu tersine bükme yöntemini esas almak, yani özeleştirisel yaklaşmak, modernist yaşama lanet okuyarak deyim yerindeyse kendi küllerinden kendini yeniden yaratmak ve soykırım kurbanlarının anısına yaraşır özgürlükçü bir duruşun sahibi olmaktır.