
Her şeyden önce basit ancak yaşamsal öneme sahip bir gerçeğe parmak basmadan geçemeyiz. Bir şey ancak kaybedildiği yerde arandığında bulunabilir. Kaybedilen ise artık arkada kalan bir zamanda kaybedilmiştir. Öyleyse bizler de geçmişe dönmek ve yitirdiğimiz hakikati orada arayıp bulmak durumundayız. Bunu esas aldığımızda öncelikle yapmamız gereken şey Türk devletinin geçmişte halkımıza yaptıklarını anlama çabamızı sürdürmek, buna bağlı olarak daha önce ne olduğumuzu ve soykırım uygulamaları sonucunda ne hale getirildiğimizi anlamaya çalışmaktır. Gerçeklerle yüzleşmenin kendini dayattığı bir zamanda, yaşayanlar olarak gerçeklerin neresindeyiz? Kendi gerçeğimizi mi, yoksa başkalarının gerçeğini mi yaşıyoruz?
Zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, ‘Tunceli Kanunu’ görüşülürken yaptığı konuşmada, Dersim halkını ‘zavallı bir halk’ diye tanımlıyordu. Ona göre bu halk kendisini ‘ağalar ve zorba takımının nüfuz etkilerinden korumaya muktedir’ değildi. Hatta ‘cehaleti yüzünden bu tür kimselerin içinde meydana gelmesine sebep’ bile olmuştu. Bu nedenle hükümet bu halkı ‘daha yakından vesayet altına almaya’ karar veriyordu. Amaç ‘varlığının manasını bir avuç gılgıl ve arpa yemekten ibaret zanneden’, ‘ocak başında serilmiş bir keçi tulumu ve yerde yorganlık eden keçe’ dışında eşyası bulunmayan, henüz ‘insanlığı bile idrak etmemiş’ bu kitlenin ‘Cumhuriyetin feyizlerinden istifade etmesini sağlamak’tı. Buradan da anlaşılacağı üzere, Türk ulus-devletinin müdahalesi özünde Dersim halkının yaşam tarzını değiştirmeyi öngörüyordu. Tedip politikası ile anlatılmak istenen de aslında buydu.
‘Vesayet’, sömürgecilik literatüründe yer alan temel kavramlardan biridir. Kara Afrika’yı ve Amerika kıtasını sömürgeleştiren kapitalist Batı, bu eylemini buralarda yaşayan ‘ilkel’ halklara vasilik ederek kendilerini uygarlıkla tanıştırma tezine dayandırır. Hukuk dilinde vasi, bir yetimin veya akılca zayıf ya da hasta birinin malını yöneten kimse biçiminde tarif edilir. Sömürgeci Batı, ‘dimağları işlenmemiş’ sömürge halklarını bu akılca zayıf insanlara benzetir. Bunların zeka düzeyleri yırtıcı bir hayvanın zeka düzeyinin üstünde değildir. Bu nedenle kendilerini terbiye etmek, beyinlerini çalıştırır hale getirmek ve uygar yaşama katılmalarını sağlamak için vesayet sistemine gitmek zorunludur. Türk ulus-devleti de Kürtler söz konusu olduğunda yine aynı teze sarılmış, kendilerini modern yaşam kültürüne katmak için vesayet yöntemine başvurmuş, bu temelde Kürdistan’ı sömürgeleştirmiştir.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın sözleri de bu vesayete ve ona götüren sömürgeleştirme eylemine ışık tutacak niteliktedir. Çakmak, “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı Kuvvetlerin müdahalesi Dersim’e daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazar-ı itibara alınmalı, Türk camiası içinde Kürtlük eritilmelidir” demektedir. Koloni ‘sömürge’ kavramının Fransızcadaki karşılığıdır. Varlığı resmen inkar edilse de, belgelerde ve devletin üst kurumları arasındaki yazışmalarda açıkça sömürgeleştirmekten söz edilmekte, Kürt kimliğinin eritilmesi istenmektedir. On binlerce masum insanın yok edilmesine yol açan ‘Sel Harekatı’nın bu öneriler çerçevesinde yürütüldüğüne kuşku yoktur. Başbakan Erdoğan’ın özrünün bu gerçekliği es geçtiğini ve bu açıdan hakaret niteliği taşıdığını şimdi çok daha iyi anlıyoruz.
Ulus-devlet paradigmasıyla Kürt gerçeğine bakanların gözünde Dersimliler iflah olmaz vahşilerdir ve ıslahatla yola gelmeleri imkansızdır. Y. Mazhar Aren adında bir yazar, Cumhuriyet gazetesindeki makalesinde, “Dersimlileri Türk sananlar var. Ben onları hiçbir zaman Türk saymıyorum. Türkte bedevilik, iptidailik, vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik, seciye halinde mevcut olamaz” diye yazmaktadır. Öyle ki, kendi ifadesiyle Dersimlilerin ‘teneffüs ve kan cihazlarının tunçtan sağlam, kemik ve adalelerinin çelikten farksız’ olmasını bile vahşiliklerinin kanıtı saymaktadır. Ona göre “Dersim’de medeni adam yavrusu büyümez.” Tıpkı Çakmak gibi o da soykırım silahına başvurma yanlısıdır. Yani askeri harekatla ezilecekler ezilmeli, kalanlar sürgüne yollanmalıdır.
Peki, işin aslı bu mudur? Dersimliler dışa karşı kaç fetih hareketi düzenlemiş, hangi halkların kanını dökmüş, kan içicilik tanımlamasını hak etmek için kimlerin topraklarını işgal etmiştir? Dersim soykırımının da kanıtladığı üzere vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik barışçıl bir yaşam tarzına sahip özgür Dersim’in değil, devletçi toplumun karakteristik özelliğidir. Sırtlanlık ‘seciye halinde’ devlet gerçeğinde vardır. Dersim’e düzenlenen ‘Sel Harekatı’ sırasında sütten kesilmemiş bebeden ölüm sınırındaki yaşlıya kadar on binlerce masum insanın kıyımdan geçirilmesi, kimlerin kan içici olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu yalanlardan arındırıldıktan sonra Dersim gerçeği hakkında neler söylenebilir?
Dıştan bir müdahale ile yok edilmedikçe, özyönetimden yoksun bir toplum düşünülemez. İşgal ve soykırım öncesinin Dersim halkı da yönetimsiz değildir. Zaten Şükrü Kaya da aynı konuşmasında bu duruma işaret etmekte, “Bunlar hususatı medeniye, hukukiye ve hatta cezaiyelerini kendi aralarında görürler” demektedir. Bu dönemde genelde Kırmanc kimliğinde birleşen Dersim’deki toplumsal yapı aşiretlere dayanmakta, aynı aşiret ve kabile içinde ciddi bir sorun yaşanmamaktadır. Aşiretler arasında yaşanan bazı sorunlar da dostluk ilişkisi esas alınarak çözülmektedir. Eşitliğe dayanan bir inanç sistemi olan Alevilik bu sorunların çözümünde son derece etkili olmaktadır. Cemler dinsel ritüellerin yanı sıra sorun çözme yerleridir. Toplumsal ahlak gelişkindir ve sorunların çözümünde hukukun çok üstünde bir güce sahiptir. Dersim’de ise sınıflaşmaya yabancı komünal bir yaşam tarzı vardır. Sanılanın aksine, sınıflaşma devletten önce değil, devletle birlikte ortaya çıkan bir olgudur. Bu yüzden Dersim toplumunda çözülemez cinsten sorunlar ve çelişkiler yoktur. Topluma hakim yaşamın dili barış dilidir. Yani Dersim’de devletçi kafaların asla anlayamayacağı özgür bir yaşam tarzı mevcuttur. Bu çerçevede Dersim devletçi sistem içinde özerk bir alandır.
Üst kesimi devletleşmeye yönelmediği sürece, kabile ve aşiret yapısı toplumda bir parçalanma etkeni olarak rol oynamaz. Toplumun doğası çokluklara dayanır. Kuşkusuz her kabile ve aşiret birer topluluktur. Toplumun demokratik karakteri onun topluluklar topluluğu olması gerçeği ile bağlantılıdır. İşgal öncesinin özgür Dersim’inde yaşanan durum budur. Dersim’in tüm kabileleri ve aşiretlerinin ortak kimliği Kırmanc’dır. Yani toplumda aynı kavme mensup olma bilinci vardır ve bağlayıcıdır. Kırmanc bilincinin oluşmasında son derece etkili olan Alevilik, aşiretleri birleştirici rol oynamış, bu anlamda Dersim’in Kurmanc toplumunun ideolojik kimliği olmuştur. Kaldı ki tüm kavim türü varoluşların şekillenmesinde din çok önemli bir rol oynamıştır. Kurmanc kimliği esnektir, kabileler ve aşiretleri bir potada eritmeyi aklına bile getirmez. Özgürlükçü ve demokratik karakteri işte buradadır. Söz gelimi Abasan ve Demenan aşireti üyeleri aşiret kimliklerini korurken Kurmanc kimliğinde birleştiklerini bilirler.
Eğer eskinin Dersim toplumunun özgürlükçü ruhuna ve eşitlikçi yapısına yeniden dönmek istiyorsak, yapmamız gereken sadece Tunceli adından değil, onunla özdeş olan kapitalist sistemin modern yaşam kalıplarından da kurtulmaktır; geçmişin doğal toplumunun eşitlikçi ve özgürlükçü değerlerini güncelleştirip demokratik toplumun değerlerinin temeli haline getirmektir. Alevi inancının gereği de budur. Modern yaşam kalıpları toplumsuz ve insansız bir sistem olan kapitalizmin kalıplarıdır. Bu kalıplar korunarak kadim Dersim adıyla yeniden buluşmak fazla bir değer ifade etmeyecektir.