Cadı avı sırasında büyücülükle suçlanan kadınlar mutlak kurbanlardı. Ezici bir biçimde alt sınıflara aittiler. Bu yüzden yargı makinesine karşı özellikle çaresizdiler. Mutlak adaletsizliği, toplum keyfiliğini, olası bir korumaya gerek duymadan yerleştiriyorlar. Fakat icracıların ve hakimlerin fantezilerinde bu kadınların hepsi güçlüydü, inanılmaz güçleri vardı. Stigmayı geri çevirmek, bu hakimlerin korkularını kendi sözleriyle ele almaktır: Varlığımızla bizi suçladığınız kadar korkunç olacağız.

 

SELMA AKKAYA / FRANSA

Le Monde diplomatique’te uzun yıllardır yazan ve siyaset ve medya odaklı kitaplar hazırlayan Mona Chollet, Eylül ayında yeni bir kitapla okurlarıyla buluştu. “Güç’te Yenilmeyen Kadınlar Cadılar” kitabının yazarı Chollet, 2012 yılından bu yana üzerinde çalıştığı kitapta, halen toplumun çocuksuz kadınları yüzyılların biriktirdiği erkek egemen akılla sorguladığına dikkat çekiyor ve Avrupa’da cadılar tarihçesini ele alıyor. Yazar Chollet kaleme aldığı kitabına ilişkin gazetemizin sorularını yanıtladı.

Yeni kitabınızda birkaç cadı konuşuyor. Damgalanmış kadın tiplemelerini belli karakterler üzerine toplamışsınız…  

Ben bir tarihçi değilim ve cadı avının hikayesini yazmak gibi bir niyetim olmadı. Tarihçilerin bu konuda hazırladığı eserleri inceledim. Beni ilgilendiren, tarihte damgalanan kadınların tiplerini bu vesileyle tanımlamaktı. Dullar, kendi üretimlerini kontrol eden kadınlar, yaşlı kadınlar… Bu türleri damgalayarak, kadınların bir bütün olarak ne olması gerektiğini yeniden şekillendiriyorlar. Cadı avı, en aşırı şiddetle bastırılan belirli davranış türlerine karşı çok güçlü bir yasak koydu. Bu avlanmanın etkileri toplumdaki tüm kadınlara sirayet etti.  Araştırmalar, işkencenin ve kadınların tarihini bir yönüyle gizleyen bir arka plana da sahip. Ben bütün bunların, bir kadın için kabul edilebilir veya kabul edilemez olması gerekenleri tasvir etmede güçlü bir disiplin etkisine sahip olduğunu düşünüyorum. Bu yasaklar ilk olarak şiddet, baskı ve 19’uncu yüzyıl dalkavukluğuyla birleşince dayanılmaz oldu. Kadınların evcilleştirilmesi ahlaki ve tıbbi gerekçelere dayandırıldı. Cadı avı, çok şiddetli bir şekilde başlatılan bir evcilleştirme çalışmasının peşinden gitmenin daha tatlı bir yoluydu.

Cadı avının hikayesi?

Çok bastırılmış bir hikaye. Onu tanımadığımı fark ettim. Şabat’ı, şeytanla olan anlaşmayı düşündüğümüzde, bu unsurlar bize düşkün görünüyor. Cadı avlarının kendilerinin hayali olduğunu, gerçek dışı olduğunu, buna karşın kitlesel suçlar olduğunu düşünmemize neden oldular. Yüzeydeki bu hikayeye bakmayı reddetme ve onun etrafında bir yorumlama savaşı yapıldı bugüne kadar. Pek çok tarihçi, bunun bir kadın düşmanlığı, kitlesel suç olduğu gerçeğini kabul etmiyor. Bu nedenle, bilinçaltımızda ve hayalimizde hem bastırılmış hem de çok mevcut bir hikaye vardır. Çünkü cadı imgesi, filmlerin, resimlerin vb. konusudur artık.

Bu süreç en şiddetli biçimde  XIX’cu yüzyılda görünüyor.  Ama cadı kampları hala var. “Ben Cadı değilim” filminde , yönetmen Rungano Nyoni Zambiya’daki cadı kamplarından bahsediyor ...

Evet, Afrika’da kamplar var; Gana veya Zambiya’da. Ama aynı zamanda Hindistan’da... Her zaman linç edilen kadınlar var çünkü onlar cadı olmakla suçlanıyorlar. Ben daha çok 19’uncu yüzyılda yaşananları ele aldım, güncel durumlar kitabımda yok. Kapitalist sistem ve köleleştirme, ulus devlet kavramı, sömürgeleştirmenin kaynaklık ettiği iş gücü piyasası aslında cadı avının devam ettiğini gösteriyor. Bu konuda yazanlar arasında halen tartışma sürüyor. Kapitalizm ve erkek sömürüsü arasındaki dolayımsız bağ. Bütün bu tartışmalara baktığımızda halen tarihçiler, tarihi feminist bir şekilde yorumlamaktan çok uzak. Hatta bunu imkansız görenler var.

Birçok tarihçi cadı avını kabul etmiyor ve kadınların kurban olmadığını düşünüyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?

Avrupa’da 50 ile 100 bin kurban olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu rakam son derece tartışmalı ve idam edilmeyen, linç edilen, yasaklanan, intihar eden tüm kadınları kapsamıyor. Ölü sayısının etkinliğin önemini belirleyen olduğunu düşünmüyorum. İşkencenin örnek niteliği, doğrudan mağdurların ötesine uzanmıştır. Bu örnek, uzun bir coğrafyada, geniş bir coğrafyada, bütün bir topluma nüfuz eden bir hayali şekillendirdi.

Cadı sizin için hem ‘insanlığın en çaresiz yüzünü’ hem de ‘tüm egemenliklerden, tüm sınırlamalardan kurtulan kadın’ın enkarnasyonudur. Cadı imajının 1970-80 yıllarındaki feminist hareketlerle ilgili iddiasını ve damgalanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Stigmayı geri çevirmek, bu hakimlerin korkularını o dönemin kadınlarının kendi sözleriyle ele almaktır: “Sizler, bizi varlığımızla suçladığınız kadar korkunç olacağız.” Kadın kurbanın imajının güçlü bir kadın olarak tersine çevrilmesidir. Cadı avı sırasında büyücülükle suçlanan kadınlar mutlak kurbanlardı: Ezici bir biçimde alt sınıflara aittiler. Bu yüzden yargı makinesine karşı özellikle çaresizdiler. Mutlak adaletsizliği, toplum keyfiliğini, olası bir korumaya gerek duymadan yerleştiriyorlar. Fakat icracıların ve hakimlerin fantezilerinde bu kadınların hepsi güçlüydü; inanılmaz güçleri vardı. Stigmayı geri çevirmek, bu hakimlerin korkularını kendi sözleriyle ele almaktır: Varlığımızla bizi suçladığınız kadar korkunç olacağız.

Kitapta, kişisel gelişim perspektifinden kadınsı bir güç oluşturmaya yardımcı olabilecek bir şey olarak nasıl alabileceğimizi görmeye çalışıyorum. Kişisel gelişim kitaplarında genellikle beni rahatsız eden şey, tahakküm sistemleriyle ilgili bir yapının ve eleştirinin olmamasıdır. Ama sanırım kurban olabileceğimiz mekanizmaları yıkmak için sıfırdan başlayabiliriz. Biz değişiyoruz ama aynı zamanda bizi çevreleyen şeylere de farklı bakıyoruz, farklı bir şekilde sosyalleşiyoruz. Bu işi kendimiz yaptıktan sonra başkaları için yapabiliriz: Bu nedenle yazıyorum.

Üç çeşit ‘cadı’ zulüm gördü: Bağımsız kadınlar, çocuğu olmayan kadınlar, yaşlı kadınlar... Cadı avı, kadınların annelik rolüne ve yerel alana atanmış oldukları birçok iş alanından sürüldüğü zamandır aynı zamanda. Kadınların bağımsızlığı ve sosyal hayata katılımı konusunda taleplerinin yükseldiği döneme denk gelir. Örneğin, kitabın bir bölümünde çocuk sahibi olmamayı seçenleri ele aldım. Feminist hareketin meşhur sloganı “İstediğimde, ne zaman istersem” ise, sadece bu sloganın ilk bölümünü merak ediyorsunuz. Dünya’nın aşırı kalabalık olduğu zamanlarda neden çocuk sahibi olmanın varsayılan seçenek olduğunu düşünüyoruz?  Aslında feminist metinler bu konuda fazla konuşmuyorlar. Bu konudaki yaklaşımlara eğiliyorum.

Kitabın diğer bölümünde ise küresel baskılara eğiliyorum. Özetle günümüzde cadı olmak çok kolay. Bu konu üzerinde çalışırken, dünyayı kavramanın tek olası yolu olarak akıl yürütme eğiliminin bir eleştirisini de geliştirdim. Kuantum fiziği ile ilgili kitaplar tarafından büyülendim ki, bu alanda, ilerledikçe bilmediğimiz diğer şeylerin ne kadar çok olduğunu gördüm. Bilimin sınırlarını ve mantığını tanımak, sanatsal bilgiyi insan bilgisini ilerletmenin bir yolu olarak meşrulaştırmanın bir yolu olduğunu biliyorum. Bütün bunlarla cadıları kaleme aldım.