Onlar, cesaretleriyle dağlaşan, gülüşlerinde dağ doğuran kadınlar. Bir ömür bakmaya doyulmayan güzellik abideleri. Gözlerini kaçırıp bakmazsan karanlıklara karışıp kaybolmaktan korkarsın. Onlar, asalet yurdunun çağdaş tanrıçalarıdır. Soy kültürünü taşırlar. Bir yanları kadim zamanlara uzanırken bir yanları özgür geleceğe yol alır. Bir yanı merhamet, bir yanı zulüm karşısında kin ve öfkedir. Ama ille de sevda vardır yüreklerinde. Aşkla, tutkuyla yanan hem Kerem hem Aslı, hem Şirin hem Ferhat olurlar. Yani hem ulaşmak için dağları delendir hem vuslata ermek için varılmak istenen yerdir. Varmak, yanı başına ermek kolay değil, çünkü kanatlılar zamanla yarışırlar. Onlar, özgürlük koşusunda en önünde yer alan, dağlaşan kadınlar! Varmak için atılan her adımda onlar, çoktan yeni bir adım öne atılmışlardır. Bir patikadan zirveye ulaşan yol gibi. Çalıları yara yara, kayalara çarpa çarpa, alnının çatısı çatlaya çatlaya ama aşkla, sevgiyle, tutkuyla zirveye ulaşmak için yol alırlar. Hangi zirve diye sormayın. Lakin akan nehrin zirvesi ne kadar mümkünse, bu yolculuğun zirvesi de öyle. Her anı bir zirve, her zirve yeni bir başlangıçtır aslında. Yani demem o ki özgürlük koşusunda her adım bir zirvedir aynı zamanda. Kim bunlar? Her bir örüğüne binbir umut bağlayan çilkezîli (kırk örüklü) kadınlar... Her örük, hakikate uzanan bir yol sunar. Kırklar Meclisini, kırkın tamama erme halini taç eyleyip, örüklerinde taşırlar. Ne de olsa kırk, oluşun tamama erme halidir. Yol bellidir. Onlar gülüşleriyle ölüye bile can veren, öfkeleriyle zulmü bile küle dönüştüren kadınlar. Dağın, sütüyle emzirdiği, bağrında büyüttüğü çocuklar. Her patikasına izler düşmüş, sularından içip, meyvesinden yemiş. Asidirler, dağ kadar asi! Ele geçmemek, baş eğmemek için dağların zirvelerine tutunurlar. Kayaları kalkan, toprağı sığınak eylerler. Rüzgar saçlarını tarar, yağmur suyuyla sularlar. Bu nedenle toprağa kök salmak istercesine ince belinden aşağı süzülen bellikleri vardır. Tabii bir de hiçbir acının silmeye gücünün yetmediği gülen gözleri… Heybetli ve bir o kadar da merhametli. Yaşam kaynağı olduğu kadar yaşamın kendisi… Tüm kavgaları anlamlı, özgür bir yaşam uğruna. Ama bir kere yiğitlik er olana paye biçilmişti. Canından can, kanından kan verdiği, yoldaş olduğu er, erkek akılla kendisine üstün kılınmıştı. Bu yüzden yollarını kendileri çizmeye karar vermişlerdi. Kendilerine “Gûlîmor” adını koydular. Onlar tanrıçanın ardıllarıydı ve kendi adlarını kendileri koymalıydı: Yiğitliğin kadınca haline “Gûlîmor” dediler. Çilkezî’nin, ideoloji ve mücadele ile buluşma haliydi gûlîmor... Yani mor örüklü kadınlar. Mecnun’u yitiren Leyla ya da Leylası’nı yitiren Mecnun gibi vuslata erme arayışındaydılar. Ama ayrılık yoktu bu yolculukta... Çölde yanmanın her anı vuslattı aynı zamanda. Değil mi ki her ayrılık, heybesinde buluşmayı taşırdı. Her buluşma aynı zamanda yeni bir ayrılıktı. Böyleydi dağ tanrıçalarının yazgısı... Öyle kaderci, çaresizce değil, yaşamından izler düştüğü dağ patikasının yasasıydı. Sabah doğup, akşam batan güneşin, baharda açıp kışın solan gülün hatırasıydı. Ama yüreğe bir kama gibi saplanan ayrılıklar da yok değil. Gitmek ile kalmanın arafında bir sancıdır, yüreği içten içe kanatır. Bir yangın, derin bir acı... Gitmek mi kalmak mı daha zor? Gitmek ile kalmak arasında ince bir çizgi. Tanrıçalar kendi yolunu çizer, ancak yine de sol yanımız sızım sızım sızlar. Nedense Ahmet Kaya'nın ‘dosta düşmana karşı’ şarkısı geliyor aklıma, “… mordağların ardında üç koca destan üç koca dünya, üç denklem, üç şifre, üç atom çekirdeği …. gün kar yanığı yüze vuranda mor dağların türküsü gelir onlar güneşin bağrında ateş yür yüzünde taze bir çiçektiler...” Üç atom çekirdeği, üç mor örüklü… Mor dağların Gûlîmorları kendi türküsünü söyler… * Kobanê ve Botan yöresinde yiğit erkeklere ‘egit’ denilirken, kadınlara ‘gûlîmor’ denir.