Öcalan’ın BARIŞ yolculuğu 1.BÖLÜM


Barışa dair umutların zayıfladığı bir dönemdeyiz. Aynı zamanda barış isteyenlerin daha güçlü olmaları gereken bir dönem. Böylesi bir süreçte de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın tutumu ve duruşu, kendisiyle görüşme olanakları tamamen kapatıldığı halde geride ve derinden belirleyici olmaya devam ediyor.

Öcalan’ın barış süreci/süreçleri karşısındaki tavrı, hiç kimsenin bu sisli günlerde üzerine spakülasyon yapamayacağı kadar berrak ve net biliniyor. Öcalan’ın barış konusundaki stratejik kararları, sorunlar karşısındaki pratik tutumu, çözümleyiciliği, esneklik kadar ilkeli bakışıyla şekillenen yirmi yılı aşan bir emeği söz konusu çünkü.  

Bugün için dikkat çekeceğimiz temel olgu, en sıkıntılı ve dibe vurulmaya yakın zamanda Öcalan’ın barış konusunda temel umut olarak seslendiriliyor oluşudur. Yaşadığımız ortak coğrafyada barış hanesine yazılabilecek her ciddi girişimin Öcalan tarafından atıldığı, hem de tam da uçurumun kıyısında barışı kanatlandırarak umudu her daim güncelleştirdiği için böyledir. Türkiye’de barış sürecinin tarihi, Öcalan olmadan yazılamayacak bir tarih çünkü. Kısa bir bakış bile bunu ortaya koymaya yetecektir. 


1990’lar sonrası PKK ve Çözüm 

Öcalan, İmralı’da yaptığı ilk savunmada, PKK’nin ortaya çıkış gerekçelerini ve yürüttüğü mücadeleye ilişkin özlü bazı değerlendirmeler yapar. PKK’yi, “sorunu olgunlaştırmak kadar çözüme yönelik de ilk defa emekçi toplum kesimlerinin demokratik tarzını yaratmış“ bir hareket olarak tanımlar ve “Özgüce, kalıcılığa sahip, esasta özgür birey ve topluma dayanan; bu yönleriyle hem oldukça modern hem de gerçek bir toplumsal çözüm gücü olarak tarih sahnesinde yerini bulmuştur“ der. Kronolojik olarak da, “90’lara kadar sorunu Türkiye ve dünyaya kanıtlama ve çözümünü isteme, 90’larda da çözümü gündeme sokmada, olumlu ve ilerleme temelindedir” diyerek aslında barış ve çözüm çabalarının 1990’lardan sonra yükseldiğini ifade eder. 

Bu tarihsel sınıflandırma açısından bakıldığında, 90’lı yıllara gelindiğinde Öcalan’ın Kürt meselesini barışçıl yöntemlerle politik çözüm arayışında olduğu görülür. Nitekim Türkiye kamuoyuna ulaşabildiği ilk girişimlerden olan Mehmet Ali Birand ile yapılan söyleşisinde baştan sona kadar kendisini Türkiye halklarına anlatma derdinde olur ve zaten bu söyleyişiyi “bir rapor sunma” olarak da formüle eder; “Türkiye halkını sevme ve ona değer verme bizde bir ilkedir... Mücadelemiz eşit ve özgür bir birliği yaratmak içindir” der. 

Röportaj boyunca Öcalan, Kürt-Türk ilişkisinin tarihsel arka planını işleyerek ortak yaşamın zeminini örmeye çalışır ve politik çözüme olan bağlılığını deklare eder: “Sorunların çözülüş durumuna göre, özellikle politikanın gücüne inanarak, politikanın yüceltici, birçok sorunun çözümünde esas alınması gereken bir metot olduğunu bilerek hareket etmeliyiz... Eğer böyle yaklaşılırsa, biz de kesinlikle buna karşılık veririz. Ve bu, iyi bir sonuçlanış, çözümleniş olabilir.” 

Daha sonra sıkça vurgulayacağı muhatap arayışını burada da dile getirir: “Gerçekten politikadan çözüm bekleyen ve buna inanan önderler, partiler ortaya çıkarsa ve onlar bu temelde en azından çözümleri tartışmak isterlerse, biz de buna büyük bir memnuniyetle karşılık veririz. Şiddet olayını hemen durdurabiliriz. Kaba baskı ve işkence durdurulsun, o zaman bizim en ufacık bir zor yönelimimiz görülmeyecektir.” 

Yine buna bağlı olarak da devlet temsilcilerinin, politikacıların “politik çözüme kendilerini hazır hale getirmeleri, bunun için de örgütlenme özgürlüğüne ve siyasal mücadele yöntemlerine yasak koymamaları halinde, (...) bu ihtimalin güçlü bir biçimde geliştiğini gördüğümüzde biz ateşi keseriz” der. 


Politik çözümün aralanması: İlk ateşkeş

Sayın Öcalan, 1988 yılının Haziran ayında, Mehmet Ali Birand’la söyleşisinde ifade ettiği bu ihtimali, Mam Celal’in arabuluculuğuyla nihayet Turgut Özal’la görüşür ve yakın dönem siyasetinde Kürt meselesi bağlamında damgasını vuracak ateşkes, diyalog, müzakere hattına güçlü bir giriş yapar. 

Lübnan’ın Bar Elias kasabasında yapılan ilk basın toplantısında, 20 Mart 1993 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek olan ilk ateşkesin duyurusunu yapar. Buradaki açıklaması analiz edildiğinde, bugüne kadar ısrarla dile getirdiği bazı temel vurguların nerdeyse tümünü kapsadığı görülecektir. 


l 1. Silahlı mücadelenin zorunluluğu, şiddet dışı çözüm arayışlarına verilen önem: “PKK, gerçekten ulusal varlığını duyurma ve özgürleşme yolunda Kürt halkının mücadelesine uzun süredir öncülük etmeye çalışıyor. Biz sorunları şiddetle halletmeyi istemezdik. Fakat mevcut hükümetleri de aşan ve oldukça tarihi nedenlere de dayanan bir inkar politikası Türkiye’de söz konusudur. Bu, özellikle cumhuriyet döneminde daha da yoğunlaşarak günümüze kadar gelmiştir.” 


l 2. Ateşkes ve meşru savunma ilişkisi: “Biz, ordu birlikleri üzerimize gelmedikçe ve çok zorunlu bir meşru savunma durumuna düşmedikçe, 20 Mart’tan 15 Nisan’a kadar ateş etmeyeceğiz, herhangi bir saldırıda bulunmayacağız. İster gösteriler sırasında olsun, ister bu süre dahilinde olsun, gelişecek saldırılar kesinlikle bizden kaynaklanmayacaktır.” 


l 3. Ayrılıkçılık iddialarına yanıt, ortak ve eşit yaşamı esas alma: “Biz, ‘Türkiye’den hemen ayrılalım’ diye bir yaklaşım içinde değiliz. Bu konuda gerçekçiyiz. Bunu da basit bir taktik yaklaşım olarak anlamamak gerekir. Birçok nedenleri vardır; iki halkın tarihi, siyasi, ekonomik durumunu anlayanlar, parçalanmanın olmayacağını bilirler... Ben, birçok röportajda vurguladım: İlişkilerin yeniden düzenlenmesini istiyoruz. Bin yıllık kördüğüm olmuş ilişkiler, çelişkiler var. Özgürce ve eşitçe yeniden düzenleme, bizim temel anlayışımızdır.” 


l 4. Halen cevabını bekleyen sorular: “Burada mühim olan, siyasi yöntemi öne çıkarmaya Türk hükümeti var mı, yok mu? Kanı durdurmak istiyor mu, istemiyor mu? Kürt halkına bazı yasal güvenceler vermek istiyor mu, istemiyor mu? Demokratik yolu açıyor mu, açmıyor mu? Bu konuda, daha da açık söyleyelim: Ulusal varlığımızı kabul ediyor mu, etmiyor mu? Sınırlı da olsa, özgür gelişmeye fırsat verecek mi, vermeyecek mi? Eşitçe, kardeşçe ve barışçıl yolda ilerlememize imkan verecek mi, vermeyecek mi? Kısaca, demokratik tarzı, siyasi tarzı esas alacak mı, almayacak mı?” 

Bu sorular, sanki bugünkü hükümete sorulmuş gibi... Güncelliklerini korumaya devam ediyorlar.

Öcalan, ilk ateşkes açıklamasında ortaya koyduğu yaklaşımı, çatışmaların yeniden başladığı kanlı süreçlerde de ifade etmeye devam eder. Ancak o dönemlerin ağır siyasi ortamında bu çabaları Türkiye kamuoyuna fazla yansıma olanağını bulamaz. 15 Aralık 1995 yılında ikinci kez tek taraflı ateşkes ilan eder. Bu süreç, Türk ordusunun Güney Kürdistan’a yaptığı ve “Çelik Operasyonu” adı verilen saldırıdan sonra işleme olanağı bulamaz ve sona erer. 


1 Eylül 1998: 

Ateşkes ve Uluslararası Komplo

Öcalan, MED TV’de, bazı gazete temsilcilerinin de katılımıyla gerçekleştirilen programda yaptığı geniş konuşmada, 1 Eylül 1998 tarihinden geçerli olmak üzere yeniden ateşkes ilan eder. Bu konuşmasında da savaş, şiddet ve çözüm üzerine, daha güçlü ve sesli biçimde görüşlerini sunar: “Savaş eğer çok önemli bir çelişkiden kaynaklanmıyorsa çılgınlıktır. Hele anlamsız terör, şiddet, insanlık ilişkilerinde asla yer almaması gereken bir olgudur. En zorlandığımız konu, üzerimizdeki, kökenleri yüzyıllara dayanan ve en kötü soykırıma kadar gidebilecek bir şiddetin kurbanı olmamızdır... Eğer gerçekten üzerimizdeki bu büyük şiddet az da olsa kalksa, durdurulsa ve ilişkilerde insan hakları, demokrasinin gelişmesi ve sorunların çözümünde siyasi diyalogun esas alınması halinde, bizim kadar barışçıl yönteme hasret bir halkın ve örgütün olacağını sanmıyorum.” 

Öcalan, ateşkes sunumunda ve gazetecilerin sorularına verdiği yanıtta, bu ateşkese karşılık verileceğine, barışçıl çözüm yolunun açılacağına dair daha ümitvar durmaktadır. Ancak devletin barış umuduna verdiği yanıt, ateşkesin yürürlülüğe girmesinden hemen sonra Suriye devleti üzerinde askeri ve diplomatik basınç oluşturmak suretiyle uluslararası bir komploya start vermek olacaktır. 9 Ekim’de Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasıyla başlayan bu süreçte Öcalan, Atina ve Moskova’dan sonra Roma’ya gider. Bu süre içinde Kürt meselesinin barışçıl çözümüne destek arayışı devam eder. Yaşanan gerilimlerin aşılmasına dönük açıklamalar yapar, gazetecilerle yaptığı görüşmelerde barışçıl çözüm konusunda ısrarını sürdürür. Ancak komplocuların çabası sürer. ABD, İngiltere ve İsrail’in koordinesinde adeta yeryüzü Öcalan’a kapatılır ve 15 Şubat 1999’da korsanca bir şekilde Türkiye’ye kaçırılır. 


Tarihsel bir yol ayrımı: Ya barış ya iç savaş

Öcalan’ın Ortadoğu’dan koparılması bugüne kadar yansımaları süren global bir projenin parçasıydı. Ortadoğu’ya verilecek yeni biçimde Öcalan’a ve özgür Kürt’e yer olmadığı, her türlü hukuki, insani ve ahlaki ölçüden azade bir tarzda dile getiriliyordu. Bu, Türkiye’nin içinde olduğu ancak onu aşan bir aklın koordinesinde yürütülen bir süreçti. 

Öcalan’a yönelik komplo sürecine karar verilmesiyle, Türk yetkililerin şiddet ve gerilimi tırmandırmaları, paralel işlemeye başlar. Kürtlere yönelik ırkçı ve ayrımcı bir politika başlatılır, sivil faşizan güçler devreye sokulur, linç kültürü diriltilir. Buna karşı Kürtler cephesinde de komplonun getirdiği öfke, buna bir yanıt olma isteği vardı. 

Adım adım yükselen iç savaşın zemini oluşuyordu. Önüne geçebilecek aklıselim bir eğilim veya çaba ise görünmüyordu. Görünen oydu ki, devletin bir iç savaşa da, tarihsel açıdan yabancısı olmadığı soykırıma da hazırlığı vardı.

Önceki çabaları bir yana Sayın Öcalan’ın Uluslararası Komplo karşısında takındığı tutum, geliştirdiği büyük sağduyu, iç savaş zeminini ortadan kaldıran açıklama ve pratik tutumu bile onun tarihsel olarak büyük bir barış savunucusu olduğunu ortaya koymaya yetecektir. Öcalan, Kürt halkının kendisine hitap ettiği haliyle “Önderlik” olmanın hakkını, tarihin bu kırılma anında verdi ve kötü gidişatın önünü keserek özellikle de Kürt halkının imhasına giden yolun, ırmağın yönünü değiştirdi. 

Öcalan, esareti sonrasında ortaya koyduğu yeni stratejiyle sadece olası bir derin şiddet sarmalının önünü kesmemiş, aynı zamanda bunun panzehiri olabilecek bir yeni yol da çizmiştir. İlk etapta şiddet sürecini keserek 1 Eylül 1998 tarihinde ilan ettiği ateşkese uyulmasını, o sürecin devam etmesini talep ederek politik gelişmelerin önünü açmak istemiştir. Nitekim yaptığı ilk görüşmelerin birinde (17 Mart 1999) bu durumu netçe vurgular: “1993’ten beri ateşkesle geliştirilen çizgi, en son 1 Eylül’de daha netçe ortaya konulan çizgidir. Bu süreçte bize dolaylı, madde madde sunulan açıklamalara ve bizimle devlet arasındaki dolaylı ilişkilerde devlete verdiğim cevaplara bağlıyım... Bunun benim içerde ya da dışarıda olmamla alakası yoktur. Partinin uzun süre devam eden demokratik uzlaşma anlayışı çizgimizdir.”

İmralı savunmaları olarak tarihe geçen ancak çok sonraları Sayın Öcalan’ın “İmralı tiyatrosu” olarak tarif ettiği süreçte, gerek yazılı savunmasında gerekse sorulara verdiği yanıtlarda tarihsel açıdan Kürt-Türk ilişkileri ekseninde ortak yaşam ve politik çözüm vurgusunu merkeze almıştır. Zaten mahkemenin açılış gününde, avukatlarının tanıklığında yaptığı konuşmaya, “Kürt sorunu, ardında iki yüzyıla varan, tarihsel ve toplumsal nedenleri bulunan bir sorundur. Çok acılar yaşandı. Her iki taraftan da büyük kayıplar verildi. Bu sorunu artık barış içinde çözmeliyiz. Ben buna varım, hazırım” diyerek başlar.


YARIN

*  98-99 ateşkesi ve geri çekilme dönemi

*  Barış ve Demokratik Çözüm Grupları çağrısı

*  Barışın stratejisini inşa etmek

* Müzakere süreci