Kürdistan’da yaşamın konuşması, yaşamın dil kazanması ve bunun için Kürtlerin varolması lazım. Ki Kürt sorunu denilen ve anıldığı anda herkesi taraflaştırarak başka uçlara fırlatan düğüm çözülsün.

Kürdistan’da her gün gençler infaz ediliyor. Eskiden kontra kesimler, yani hukuksal olarak varolmayanlar bu infazları yapıyordu. Ve bundan dolayı bu katliamlara faili meçhul deniyordu. Şimdi ise, bunu “ev baskınları” yapan polisler katliam yapıyor. Failler meçhul değil, biliniyor, tanınıyor ve kendini gizlemiyor bu failler. Polisler karşısına çıkan gençleri öldürüyor, cenazesini kaçırıyor.

Geride kalan Kürtler, neden öldürüldüklerinin hesabını sormaktan daha fazla, cenazelerini alıp gömmenin ve mezarlarını korumanın arayışına giriyor, bunun çabasını veriyorlar. Ölülerini gömmek, bir toplumsal hak olduğu kadar toplum için ahlaki bir ilkedir. Ancak Kürdistan’da birçok hak gibi bu hak da Kürtlerin elinden alınıyor. Kürtlerin bedenleri, ruhları, zihniyetleri varlıkları üzerinde her türlü söz söyleme hakkını kendinde gören bir faşist devletin temsilcileri olarak kendilerini devletle özdeşleştirin polisler katliam yapmayı günlük sıradan işler olarak gerçekleştiriyor.

Öyle bir soykırım saldırısı ki insanların öldürülmesi karşısında doğanın, köylerin, tarihin, zeytin ağaçlarının katledilmesi ne yazık ki arka planda kalıyor. Çünkü doğayı korumakla görevli olan insan, önce kendini korumalı, varlığını kesinleştirmeli ve özgür yaşayabilmeli.

Oysa mezarlara saldırılıyor ve Kürt gençleri katlediliyor. Kürt gençleri, bu katliamlar karşısında gruplar halinde özgürlük mücadelesi saflarına, gerillaya katılıyor. Çünkü, bu soykırım sistemi karşısında direniş alanlarında saf tutmaktan başka çözüm yok.

Her gün bir evde, bir sokak başında ya da bir işyerinde gençler vuruluyor. Faşist Türk devletinin memurunun, polisinin, bekçisinin silahları, namluları Kürtlere dönmüş ve nişan almış durumdayken ne çözülebilir. Şunu söylemek gerekir ki, böyle bir durumda çözümden söz etmek, Kürt toplumunda bir toplumsal bilinç çarpıklığı da yaratıyor. Çünkü sorunu çözmek için önce varolmak gerekir. kürtlerin varolma sorunlarını çözmeleri gerekir, ölmemeleri gerekir, ki demokratik toplumsal sorunlarını çözebilsinler.

Mesele, toplumsal sorunların demokratik çerçevede çözüleceğine inanmamak ya da bunu istememek değil. Mesele, Kürtler ölürken, Kürtler her gün öldürülürken nasıl çözümden bahsetmeyi düşünebilir diye sormak ve bu soruyu cevaplamaktır. Kürt toplumu her gün evlerde, sokaklarda işyerlerinde gerçekleşen ölümler durmadan, nasıl yaşam üzerine düşünebilir ki. Faşist Türk soykırım sisteminin en büyük soykırım uygulaması da budur. Her gün ölümle karşı karşıya bırakarak Kürtlerin yaşam üzerine düşünmesi engelleniyor. Her gün ölümler yaşatılarak Kürtlerin yaşam umudu, yaşamın gerçek adı olan direniş umudu yok edilmeye çalışılıyor. Ancak Kürtler hem yaşam umudunu, hem de direniş umudunu yok etmiyor, büyütüyor, yaşatıyor ve direnişi yükseltiyor. Zira öyle olmasaydı yarım asırlık mücadeleyi yürütmek, yükseltmek mümkün olmazdı.

Tabi ki sadece Kürtlerin karşılaştığı bir durum değil ölüm. Dünyada her gün yüzbinlerce insan ölüyor. Ancak Kürtler ise kendi ülkelerinde, dünyanın en kadim halklarından olmalarına rağmen kendi ülkelerinde soykırım sistemine tabi tutuluyor ve her gün namlular gölgesinde yaşam savaşı veriyorlar.

Amed, Kürdistan tarihinde, özellikle mücadele tarihimizde çok önemli bir yere sahip. Özellikle Lice’de PKK kuruluşundan sonra bu tarihsel anlam yüzyılla buluştu. Yine efsanevi gerilla komutanı Mahsum Korkmaz’ın öncülüğünde gelişen direniş Amed şehrini, her bir ilçesini, her bir köyünü direniş kalesi haline getirmiştir. Aynı zamanda Amed gençliğini direnişin öncüsü haline getirmiştir.

Türk devleti Amed’in bu direniş kalesi oluşu karşısında kin ve nefretle Amed’e saldırıyor ve hiçbir dönemde bu saldırılarını durdurmadı. Bugün Mücahit Yılmaz’ın katledilmesi, Türk faşist soykırım sisteminin Amed’den intikam almaya çalıştığını gösteriyor. Öyle ki, katliamlar kadar katliamlardan sonra cenazeler üzerinden sürdürülen saldırılar sürekli gündeme geliyor.

Lice’deki mezarlara saldırının amacı nedir, kimler yapmıştır?

Mücahit Yılmaz neden katledildi? Mücahit’in cenazesi neden ailesine verilmiyor?

Sözde bir devleti temsil eden ve devletin haklarını savunmak için görevlendirilen devlet memurunun izni yok diyerek bir gencin cenazesini ailesine vermeyerek Türk devleti neyi amaçlıyor? Kürtlere yapılan tüm bu eziyet-işkenceye gerekçe olsun diye de “Savcı izinde” deniyor.

Türk devleti, her gün Kürt gençlerini katletmesine rağmen, insan öldürmenin utancını yaşamıyor. Çünkü, o insan bir Kürt ve Kürdün ölümünü, Kürdün tanrısal bir şekilde yok sayılmasını olağanlaştırmış. Ve bunu tüm hukuki gerekçelerle de sürdürüyor.

Türk devleti, Kürtleri öldürmekten, yok saymaktan utanmadığı, bu ölümleri durdurmadığı sürece Kürt sorununun çözümü tartışılabilecek midir?