
18 yıldır Kürdistan dağlarında gerilla olan Brusk, Wan’ın Muks (Bahçesaray) İlçesi’nde dünyaya gelir. Lise yıllarında Kürt Özgürlük Mücadelesi ile tanışan Brusk, yaşamını yitiren gerillalardan ve serhildanlardan etkilenerek 12 kişilik bir arkadaş grubu ile gerilla saflarına katılır. Brusk, bu 12 kişilik gruptan sadece 2 arkadaşının gazi olarak hayatta kaldığını hüzünlenerek belirtiyor. Kürdistan coğrafyasının birçok bölgesinde görev yapan Brusk’un da aralarında bulunduğu gerilla grubu, 1994-95 sürecinde Şemzinan ve Urmiye sınırında bulunan Şehidan Dağı’nda konumlanır. Şehidan Dağı’nda aynı anda hem Türk ordusunun hem de İran ordusunun hareketlerini gözlemlediklerini açıklayan Brusk, Şehidan Dağı’nın müthiş etkileyici bir dağ olduğunu dile getiriyor. Şehidan Dağı’nda güneşin doğuşunu izlerken dünyanın en güzel duygularını yaşadığını söyleyen Brusk, kış mevsiminde ise Şehidan Dağı için “korkunç ve kükreyen bir dev benzetmesi” yapıyor. Şehidan Dağı’nın adının İslam dininin yayılması için savaşarak yaşamını yitiren 40 savaşçıdan aldığını belirten Brusk, dağın zirvesinde ‘Çilşehidan’ adlı bir ziyaretin de olduğunu, tanrıdan bir dileği olup da parası olmayan insanlar için buranın bir hac vazifesi gördüğünü söylüyor.
‘Yüzümü görmek için ayna istedim’
1994 yılından beri Şehidan Dağı’nda kaldığını ifade eden Brusk, Şehidan Dağı’ndaki bir anısını anlatmaya başlıyor. Eyleme giden bir grup gerillanın yanlış yöne gitmeleri sonucu bir arkadaşı ile beraber 2500-2600 metrelik dağın zirvesine çıkan Brusk, grupla telsiz bağlantısı kurmaya çalışır. Zirvede o esnada hem yağmur hem de yoğun bir sis tabakası vardır. Brusk, arkadaşları ile arasında 50 metrelik bir mesafe varken korkunç bir şimşeğin patladığını ve ondan sonra da hiç birşey hatırlamadığını belirtiyor. Şehidan zirvesinde şimşeğin hışmına uğrayan Brusk’un arkadaşı, panik halinde dağın zirvesinden inerek yardım istemeye gider. Dağın zirvesinden arkadaşlarının yardımı ile indirilen Brusk’un üzerinde silah, dört adet şarjör, iki adet el bombası olmasına rağmen bunların patlamaması da başlı başına bir mucize. Şimşeğin çarpması ile her tarafı yanan Brusk, milislerin tavsiyesi doğrultusunda boğazına kadar toprağa gömülür. Beş-altı saat sonra doktor geldiğinde de kendinde değildir. “Müthiş bir susamışlık ve kendimi cehennem ateşinde yanıyor gibi hissediyordum“ diyen Brusk, hayatta kalabilmesi için arkadaşlarının oldukça çaba sarfettiklerini dile getiriyor. Şimşeğin çarpması sonucu iç organlarının yanmış olabileceği gerekçesiyle doktor müdahalede bulunamadığı için yaşamla ölüm arasında gidip gelir. Bu esnada yavaş yavaş kendine gelen Brusk, yüzünü görmek için arkadaşlarından ayna ister. Düne kadar herkesin aynası varken hiçkimse ona ayna vermek istemez.
‘Karargaha giden yol’
“Şimşeğin beni bu hale getirdiğinden habersizdim“ diyen Brusk, olayın devamını şu cümlelerle dile getiriyor: “Bana ne oldu neden toprağın içindeyim dediğimde çaydanlığın üstüme devrildiğini söylediler. Peki ne zaman olmuştu tüm bunlar. Hiç birşey hatırlamıyordum. Tek hatırladığım şey Şehidan Dağı’nın başındaydım. Müthiş bir ışık parlamıştı. Kar ve tipi taneleri yüzümü yalayıp geçiyordu. Boylu boyunca toprağa devrilmiştim. Üç gün sonra bir cesedi topraktan çıkarır gibi beni çıkardılar. Toprağın altından çıkarılan ölülere benziyordum. Boynum, sırtım ve ayaklarım her tarafım yara bere içindeydi. Yüzümün yarısı yanık yarısı da simsiyah olmuştu. Bedenimde ürpertici bir soğuk vardı. Çok üşüyorum dediğimde, arkadaşlarım bana ölülerin de böyle üşüdüğünü söylüyordu. Beni battaniyeye sardıklarında battaniyenin tüyleri canımı oldukça acıtıyordu. Yaralarım o kadar kokuyordu ki bana mağaranın en dibinde naylondan bir çadır yaptılar. Welat Kastamonu adlı bir arkadaşım gönüllü olarak bakımımı üstlendi. Çoğu zaman ben bile kendimden iğrenirken, Welat adeta Hz. Eyüp’ün sabrıyla yaralarımı iyileştiriyordu. Vasfi Yavuz/ Hamza arkadaş da gelip sürekli şiir ve yazdıklarını okur, böylelikle beni hayata bağlamaya çalışırdı.
Top atışları altında ilerlemek
Doktor gözetiminde tedavi görmem için karargaha götürülmem gerekiyordu. Gece yarısı hazırlanan sedye ile dört arkadaşın refakatinde yola koyulduk. İlerlerken bir an yolumuzu kaybettiğimizin farkına vardık. Yolumuzu bulmak için bir arkadaşım cebinden çıkardığı çakmağı yakınca, yerimiz İran askerleri tarafından tespit edildi ve yoğun top atışları başladı. Toplar yanı başımızda patlıyordu. Arkadaşlar bir yandan kendilerini korurken bir yandan da beni taşıyorlardı. Arkadaşlarıma yük olduğum için kendimden utanıyor, kahrımdan ölmek istiyordum. Benim yüzümden arkadaşlarımın başına birşey gelecek olursa kendimi asla affetmeyecektim. Bu hengamede bir arkadaşın ayağı taşa çarpınca sedye devrildi. Tarifi ifade edilmeyecek bir acının pençesinde kıvrandım yol boyunca. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra karargahtaydım.
Yürümem ve normal bir insan haline gelmem ayları bulmuştu. Arkadaşlarım altı aylık bir çocukla ilgilenir gibi benimle ilgileniyordu. Düşerim diye yalnız başıma dolaşmam yasaklanmıştı. Aylar sonra yeniden yürümeyi öğrendim. Şehidan Dağı’ndan yarı ölü bir insan olarak indirilmiş, arkadaşlarımın büyük fedekarlıkları ile yeniden yaşama merhaba demiştim. Yaralarımı hala yanımda taşıyorum. O insanların emeklerini, fedakarlıklarını unutmamak ve Şehidan’a olan sevdamdan dolayı adımı Zeyad Brusk koydum.”
M. ZAHİT EKİNCİ/ZAGROS