Bu kesimlerin çizdiği paradigma eleştirel teori temelinde sınanmaya muhtaç. Ne var ki bu paradigmayı anlamaya çalışan eleştirilerin entelektüel bir otoriterizme çarpıp geri dönmesi epey manidar. Türkiye’de otoriterizmin sadece devlet pergelinde yaşanmadığını bu vesileyle bir kez daha öğrenmiş olduk. Eleştirilere verilen ama eleştiriyle hiç ilgisi olmayan hardcore şahsi tepkiler iktidar otoriterizminin türevi mahiyetinde entelektüel bir otoriterizmi de çıkardı karşımıza. Adorno’nun bir kez daha haklı olduğunu muhkem iktidara karşı muhalefet gösteren bu entelektüel aklın bir yerden sonra iktidarla aynı türden refleksler vermeye başlamasıyla tecrübe etmiş olduk.
Entelektüel otoriterizm, her otoriterizm gibi tehlikeli gördüğü bir durumu “ya görmezden gelmeyi ya da kendi egosunu mızrak ucuna takıp ezmeyi” öncelediğini bir kez daha gösterdi. Ne var ki bu tartışmada mızrağın ucuna “teoriyi” koymak galiba en anlamlısı. Teori özellikle sosyal teori hakem olmalı, bu tartışmanın seyri ve selameti için. Her ne kadar Foucault, Parhessia bahsinde hakikatin mızrak dövüşü yoluyla ortaya çıkabileceğini ileri sürse de bizim geleneğimizde mızrakla dövüş olmaz, mızrak hakikati vurmak için kullanılan bir enstrüman yalnızca. En iyi ihtimalle de Ortadoğu geleneğinde hakikat, mızrağın ucuna takılan bir hakem.
Gramsci, Mussolini daha iktidara gelmeden çok önce Ocak 1921’de “Hannibal’in kapıya gelip dayandığına” İtalyan halkını iknaya çalışıyordu. Gramsci bu öngörüsünü ekonomi-politik olarak temellendirirken, faşizmi üretim ve mübadele sorunlarını makinalı tüfek ve tabancayla çözme girişimi olarak sunuyordu. Sosyolojik olarak da küçük burjuvazinin faşizme artı-değer kattığına bakıp alarm düğmesine basmıştı. Türkiye’de belirtilen yazarlar “Hannibal’in kapıda bile değil evin içerisinde olduğuna dikkatimizi çekip duruyor. Bunu yaparken bunun ekonomi-politiğini ve sosyolojisini yapmaya pek gönülleri yok nedense. Bunun yerine liberal demokrasinin bildik kurumlarının örselenişi, temsili demokrasinin şaşırtıcı derecede yüceltimi ve otoriterizmin frensiz yükselişi ile faşizm tarihine ait kavramsallaşmalarından oluşan bir kolaj koyuyorlar önümüze. Hepsi bu, Peki bu mu Hannibal?
Faşizm bahsinde esas tartışılması gereken ikinci şey Clara Zetkin’in Komünist Enternasyonelin üçüncü oturumunda söylediği, “faşizm Macaristan’daki Horty diktatörlüğünden çok farklıdır” tespiti. Zizek’in bu bağlamda sorduğu soruyu biraz büküp ifade edeceksek klasik efendi ile totaliter führer arasındaki farktır esas mesele. Bu sorunun cevabı otoriterizm ile faşizm arasındaki matrisi vermesi bağlamında kritik. Erdoğan’ın sık sık “davam”dan bahsetmesi fonetik düzeyde dahi “kavgam”ı çağrıştırdığı yadsınamaz. Yine danışmanken kendi deyimiyle Kürtleri “PKK’nin tasallutundan kurtarmak” gibi ancak komik diyebileceğimiz özgürleşme teorileri döktürdüğü için açık ara Gentile’yi andıran Y.Akdoğan’ın bakan olması rejimin semptomları açısından kara bulutlara işaret. Yine de tüm bunlar Zetkin’in dediğini akla getiriyor, faşizm Erdoğan otoriterizminden farklı bir hal.
Otoriterliğin özünün “libido dominandi” yani başkaları üzerinde egemenlik kurma arzusu olduğu açık. Bu bağlamda totaliteryanizm ile otoriteryanizm arasında kurulan liberal özdeşliğin ve o yüzden her otoritaryen özgürlük sınırlamasında “totaliter” eğilimler görme alışkanlığının gerisinde, otoriteyi tiranlıkla ve meşru iktidarı şiddetle karıştıran eski bir alışkanlığa işaret eden Arendt çok haklı. Yine otoriterliğe ait pratikleri hegemonya kavramıyla karşılayan Öcalan, totaliter eğilimi “iktidar birikimi” kavramıyla açık ederken bu iki hal arasındaki geçişi bir süreç işi olarak görme istidadında. Öcalan’ın bu sürece hegemonya demeyi daha uygun bulduğu ortada. Velhasıl Türkiye’de otoriterliğin tonu ve dozajı giderek artsa da yürüyen cesetlerin yaşadığı bir olağanüstü hal rejimi olarak faşizmden söz etmek şimdilik zor.
Mamafih Türkiye’de faşizmi rejim düzeyinde Takrir-i Sükun Kanunu, Şark Islahat Planı, Recep Peker’in Duçe’yi like etmesi ve hatta Dersim Soykırımı ile carileştiği bir dönem ile hatırlıyor Kürtler. Bu tartışmayı yapanların bu döneme faşizm yakıştırması bir tarafa kısık sesle bile olsa diktatörlük tanımı yapmamalarının herhalde bir anlamı olmalı. Kemalizmin tüm bakiyelerine sahip Erdoğan’ın Kemalist otoriterlikten çok farkı yok Kürtler için. Ne var ki yine de Erdoğan rejimine mündemiç olduğu halde jenosid geleneğinden gelen büyük oranda bürokraside, ideolojik aygıtlarda ve idari çeperde konumlanmış ırkçı ve faşizan Türkçü bir kanadın varlığını geçen on iki yıl boyunca aralıklarla müşahade ettiğimizi de teslim etmeliyiz. Örgütlü faşizm frekansında daha çok “Sözcü” ile hemdert olup ona gözcülük eden bu damarın Reichstag yangını ile işbaşı yapabilme kapasitesi her daim mümkün.
Ezcümle sonucu hüsranla neticelense de en son 1919 yılında Kürtleri temsilen Kürdistan Teali Cemiyeti ile dönemin sadrazamını temsilen bazı bakanlar Kürtlerin durumunu görüşmek için bir masa etrafında toplanmıştı. Aradan Kürtlerin en uzun yüzyılı geçtikten sonra Türkiye’de bir siyasi akım ilk defa Kürtlerin taleplerini dinlemek için onlarla savaş dışı bir seçeneğe yöneldi. Tam da masa etrafında bir şeyler konuşulurken yeni ittihatçılar Kürt barışını istemedikleri için “uzun adam” siyaseti geliştirdi. Diğer taraftan bu siyasi akımın demokratik zihniyet açısından defolu yönlerini bayraklaştıran bahse konu yazarlar ise faşizmi ima babından “küçük adam” retoriğini dolaşıma soktu.
Bu tartışma aslında epey önemli. Zira eğer rejim faşizm eşiğindeyse ve buna rağmen Kürt hareketi faşizm ile oturmuş masa başında mutabakat arıyorsa o zaman Gramsci’nin Duçe ile mutabakat yapan sol partiye yaptığı uyarıyı yapmak hepimizin görevi. Ama eğer Kürt hareketi faşizm ile değil de tipik bir otoriter rejimle masaya oturmuşsa bu durumda Kürt hareketinin masada konuştuğu şeyin “daha az devlet daha çok toplum” olduğuna hem “savunmalar” hem de bir yıllık süreç şahit.
Hülasa Deleuze’e kulak kabartmalı. Üstad başkalarının yaratımları ile ilgili kendisine sorulduğunda ironiyle karışık “biz de felsefede nakarat’ı” keşfettik demişti. Öyle görünüyor ki Türkiye’de iktidar muhalifi siyaset bilimciler de şu aralar siyasette “bir kamu spotu olarak nakaratı” keşfetmiş durumda.
Muhayyel üzerine kuşkular