Erdoğan Diyarbekir’de envayi kesir korucu tarafından karşılandı.
Biliyorlardı; milyonluk kent Diyarbekir’de dörtbin “korucu/polis” bulunur.
Diyarbekir’de bulunmasaydı, Kıbrıs’dan, Somali’den adam kiralanırdı.
Diyarbekir Kürdistan’ın başkenti.
Erdoğan Diyarbekir’e havadan indi.
Aşağıda polis, jandarma, korucular ve Kürtçe bilen partinin İl Başkanı Kaya ve diğerleri tarafından karşılandı.
Ankara’dan, TRT-Şaş’te görev icra eden ve uzun dönemden beri Hürriyet ve Erdoğan ekibi tarafından “Kürt aydını“ olarak lanse edilen Muhsin Kızılkaya bu işgale eşlik etti.
Kolonyal terfili adam.
Erdoğan’ı, “Diyarbekir işgali”nde destekledi.
Önceden de biliniyordu: Erdoğan Diyarbekir’e yolculuk yapmadı.
Diyarbekir’deki bir spor salonunu işgal etti.
Ve kendisine kölelik yapacak “Kürt” de buldu.
Mehmet Metiner’in, zorunlu izne çıkmasından bu yana, geriye kimler kaldı?
İbrahim Güçlü tehdit altında olmayacak kadar, Erdoğan‘a akraba oldu.
Kendisi tehdit altında olduğunu yaydı.
Tehdit altında olmak da yeni bir kariyer gibi sandı.
Tekrarlamak istemiyorum: siyasi karşıtlar tehdit edilmemelidir.
Herkes konuşmalıdır.
Ancak, kolonyal faşizme yakın duranlar. AKP’nin tehdit alanına giriyorlar.
Konuşanı susturmak isteyen AKP oluyor.
İsveç’de yaşayan bir Kürt kadın yazar, Diyarbekir’de konuştuğu için sivil polis ve MİT mensupları tarafından tehdit edildi. Suçu: AKP’nin politikasına kaşı durması.
Böylece İbrahim Güçlü AKP’nin tehdit sahasında kalıyor. AKP’ye karşı durmamasını öneriyorum.
Muhsin Kızılkaya daha rafine davranıyor.
İbrahim Güçlü gibi kılıç kalkan kullanmadı hala(!?).
“Başbakan çözümden gelen bir reflekse sahip” dedi.
Diyarbekir, Wan, Batman, Şırnak’a göz diken Türk işgal ordularına kumandanlık eden bir Başbakan’ı destekledi.
Tarih tekerrür ediyor.
Önemli değil.
Ancak, Kızılkaya, Kürtler’i tehdit ediyor: “Sükunet bizi makule götürür”.
Erdoğan’ın Uludere katliamıyla ilgili “Susun!” emrini verdiğini Muhsin Kızılkaya dünyaya duyuruyor.
Demirtaş’ı tehdit ediyor:
“Fezleke yeni Leyla Zana’lar yaratır”.
Sonra Kürt ve Türkler’i aşiret olarak betimlemek gibi ultra hileli bir strateji öneriyor:
“Kürt geleneğinde kanı birbirimize bağışlamamız gerekiyor”.
Erdoğan’ın başını çektiği kolonyal faşizm bir aşiret, BDP’nin başını çektiği Kürdistan’daki hareket ikinci aşiret.
Ancak bu gelenek bir Kürt geleneği.
Ya karşı taraf?
“Kanın bağışlanmasını” önerek Kızılkaya, hangi hukuka dayanıyor?
Komşu iki aşiretin hukukuna mı?
Kobra helikopteri olan işgalci bir aşiretle, kendi tarlasında çayırında serbest yaşamak isteyen başka bir aşiretin (!) müsavi hukukunu mu savunuyor?
Sükunet?
AKP ketum değil.
Muhsin Kızılkaya da ketum olmak istemiyor.
İkisi de egemen.
Ama neden kurbanlardan ketum, sükun olmalarını diliyorlar?
Belki de buna, AKP’nin “Truva atı”nın gövdesinde mevzilenen Muhsin Kızılkaya’nın bir cevabı var diye düşündüm…