Dêrsim… Tabiatın mucizesi.
Dêrsim… Munzur ile Peri'nin aşkı.
Dêrsim… Tarih boyunca zulme uğramış ancak zalime hiçbir zaman boyun eğmemiş bir toplumun kutsal mekanı...
Dêrsim… Düzgün Baba, Munzur Baba üzerine ant içen her milletin, her dilin yurdu.
Dêrsim… Dervişler mekanı…
Dêrsim… Ninelerin-dedelerin bir türlü kabuk bağlamayan yarası.
Dilşa Deniz, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve Dêrsim inançlarını anlattığı kitabında bir kavramın peşine düşmüştü: Dêrsim'de; bütün baskılara ve engellere, saldırılara karşı sessiz, mütevazı özellikle de yaşlıların omzunda ısrarla taşınan o direngen dokunun. Bu yazı o direngen dokuyu taşıyanlardan sadece birine odaklanıyor. Abdallığı yaşının önüne geçen ve yaş aldıkça aklı ondan uzaklaşsa da, dört rakama sığan (1938) bir tarihi hiç unutmayan bir Dêrsimli'ye. 8 yaşının aklına, bütün ömrünü sığdıran bir dervişe.
Seyuşen derlerdi adına, gerçek adını bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Ölümünden sonra hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Ama en önemlisi Dêrsim halkı O'nu öyle sevdi ki, kırışıklıklarla dolu yüzünü unutmak istemedi ve silüetini bir heykele yansıttı. Seyuşen'in heykeli, Dêrsim'in en güzel yerinde O'nu anımsayanları izliyor.
Takvimler 1930'u gösterdiğinde doğduğu rivayet ediliyor. İki evlilik yaptığı, üç de çocuk sahibi olduğu yine hakkında anlatılan detaylardan. Aklının zihnini terk etmesinin askerlik yaptığı döneme denk gelmesi, çocukluğunun yaralarından mı bilinmiyor ama o günden sonra, namı diğer Hüseyin Tatar Dêrsim'in Seyuşen'ine dönüşüyor.
Derler ki dedesi dervişmiş, daha sonra hakkında söylenegelen pek çok kerametin bu soydan gelen dervişlikle ilgisi olup olmadığı da bilinmiyor. Bilinen; çocuk gözleriyle Munzur'un kan aktığını gördüğü, hiç unutmadığı ve halkını kaybetmekten büyük bir korku duyduğu.
Az konuştuğu anlatılır. Ancak sevdiklerine açılır dili. Dilenmez, kimseyi rahatsız etmez, kimseye zarar vermez. Divanedir ama gururludur. Ancak kalbi temiz olanların masasına gider ve onların yemeğini teklifsiz yer, içkilerini doğallıkla içer, yanık sigaralarını ellerinden alır. Ne kimseden para kabul eder, ne sigara paketi ne de yardım.
Yemek yemesi ve giyinmesi de dervişçedir; azı karar, çoğu zarardır onun için hayat. Kendisine verilmiş yeni bir elbiseyi çıkarıp eski-yırtık giysilerini giymeye devam ettiği anlatılır. Yeni elbiseleri, kendince daha fakir olana verir. Doğayı ve hayvanları seven, koruyan bir bilinçtir onunkisi.
Müthiş bir saygı görür Dêrsimliler'den. O'na duyulan saygı, akli melekelerinin bariz eksikliğine rağmen yaş aldıkça, doğruluğu-iyiliği öğreten yaşam tarzınadır. Öyle ki Dêrsimliler; ‘keramet sahibi' olarak gördükleri Seyuşen'e deli (bom) demeyi bile ayıp olarak görür. Elini öpenler, ondan dua isteyip "çıralıx" verenler de çoktur. Lokantasına gittiği esnaf O'nu doyurmak için adeta birbiriyle yarışır, mağazasına gittiği esnaf O'nu giydirmeyi görevi sayar. Geceleri genellikle bir fırında yatar. Uzun yol otobüs şoförleri neşelenmek için O'nu yanlarında götürürler. Birini sevmezse, O'na takma adlar takar. Zaten Seyuşen tarafından sevilmek bir övünç vesilesidir.
Halk, O'na olağanüstü o kadar çok yetenek atfeder ki saymakla bitmez. Yürüyerek şehirlerarası mesafeleri birkaç dakikada kat ettiğine, kışın sokakta yatarken üzerine kar yağmadığına, soğuğun O'na tesir etmediğine dahi inanılır. Kar altında uyuyup donmayan, hiç hastalanmayan para veya herhangi bir dünyevi isteği olmayan, herkesin verdiğini kabul etmeyen Seyşuen'in ünü; gurbetçi Dêrsimliler vasıtasıyla Almanya'ya ve çeşitli Avrupa kentlerine kadar uzanır. Seyuşen de halkının bu yoğun sevgisi ve ilgisine gülümsemesiyle, sessiz tavırlarıyla ve ıslığıyla karşılık verir. Hastası, derdi sıkıntısı olan kişilerin yanına yanaşıp 'korkma iyileşir' ya da 'bir şey olmaz' gibi sözlerle teskin eder. Ömrünün tamamı kendisini ‘pir' ilan eden halkının sevgisine karşılık vererek geçmiştir zaten.
Devlete dair her şeyden uzak durur, güvensizlikle yaklaşır. Dêrsimliler, bu yaşlandıkça ermişleşen divanenin devletin ajanlarını bile bildiğine inanır. 12 Eylül darbesi sırasında sokağa çıkma yasağından haberdar olmayan Seyuşen, soluğu Emniyet Müdürlüğü'nde alır, hem binayı taşlar hem de "Ero sıma oncia na mılet se kerd, berd koti gırr kerd, '38 oncia ame?" (Ulan siz bu milleti ne yaptınız, nereye götürüp kırdınız, 38 felaketi yine mi geldi?) diye sorar. Kendisini ikna etmekte zorlanan polisler O'nu alıp şehirde dolaştırırlar, kapısını çaldıkları insanları ona göstererek "İşte buradalar" diyerek sakinleştirirler. En çok nüfus sayımlarında korkar. Hep "insanları yine kırdılar" kuşkusuna kapılır. Yaşlıdır, divanedir ama hem gençlerde hem de aklı başında olanlarda giderek azalan bir cevherle doludur yüreği: Vefa.
"Ben kolay kolay ölmem beni bir deli öldürecek" diyen Seyuşen'in bu hissi de doğru çıkar ve 1994 yılı sonbaharında sokakta uyurken şehre öğretmenlik için gelen bir şizofren tarafından başına taşla vurularak katledilir. Böyle iyi yürekli birinin öldürülmesi Dêrsim halkı tarafından büyük tepkiyle karşılanır. Cenazesine onbinlerce insan katılır. Neşe kaynaklarını kaybeden Dêrsimliler karalar bağlarlar. Artık kederli ve kırışık yüzü şehrin duvarlarının yanı sıra kartpostallardadır; mezarı ise belediye mezarlığının tam ortasında. Dönemin belediye başkanının girişimleriyle Seyuşen'in heykeli yapılır ve devlet erkânının katıldığı resmi bir törenle açılır. Devletle olan son sınavıdır bu. Kimbilir belki de taş yontunun ardındaki ruhu, devlet zevatına bir halkın bilgeliğine işaret okkalı küfürler savuruyordur. Heykelinin altına bir de çeşme konur, suyunu içen "Bava'ya rahmet duası" etmeden geçmesin diye.
Hayatı kitaplara, filmlere konu olan bir antikahramandır Seyuşen. Romancı Muzaffer Oruçoğlu 'Filozof'u, Nurettin Aslan da 'Dêrsim'in Delileri'ni ondan aldığı ilhamla yazar. Müzisyen Ferhat Tunç, "Ah bıra bıra, bıraê Dêrsım, adı divana kaldı, adı Sey Uşên..." mısralarıyla ölümsüz kılar O'nu. Hacettepe Üniversitesi'nden üç akademisyenin imzasını taşıyan 'İnsanın Deli Dediği' belgeseli ise, Seyuşen'i bilim camiasıyla tanıştırır.
Dêrsim'in kırışık yüzlü kahramanının ölümünün üstünden tam 20 yıl geçti. Bu 20 yılda çocuklar doğdu, gençler olgunlaştı, yaşlılar bu hayattan göç etti. Ancak Seyuşen heykelinin ardından, her daim bilen biraz da muzip gözlerle Dêrsim'i izlemeye devam ediyor.