Dünyada olmak ister istemez bir yer, bize ait bir coğrafya, kendimizi içinde anlamlı bulduğumuz bir konum aramaktır. Mekânlar, insanlar, nesneler arasında bir yer işgal ederiz, orada kurduğumuz ilişkilerin bizi az-çok tamamladığına, bütün kıldığına inanırız. Ama bütünlüğün ayağımızın değdiği her toprağı bizim ilan etmekten geçmediğini, bazı insanlarla bazı nesneleri dışarıda bırakmak zorunda kaldığımızı kısa bir sürede anlarız: Her mekânda rahat edemeyiz, her insanla anlaşamayız, her nesneden hoşlanmayız. Bütünlüğümüzü başkalarıyla farklarımızı kavradığımızda daha açık hissederiz.
Ahmet Davutoğlu’nun böyle kaygılarının olmadığı anlaşılıyor. Gittiği her şehrin anahtarını istiyor, konuştuğu herkesi hayali bir “biz”e dahil etmeye çalışıyor, her nesnenin tapusunu cebinde görmek istiyor. İçi coşkuyla dolup taşan ve karşılaştığı her şey olmak isteyen bir ergen çocuk sevinciyle birdenbire kendisini Konyalı olduğu kadar Diyarbekirli de ilan etti. Yeni hemşehrilerine bir davet fırsatı vermedi, bu konuyu biraz düşünmelerini bile beklemedi. Sur’da evi olmadan kimseyi “Diyarbekirli Ahmet” olduğuna ikna edemeyeceği için de hemen bir tapu talep etti. Kararlı, ne istediğini bilen ama yeni bir hemşehri için biraz fazla sayılabilecek talepleri olan biri. Farkları görmeyen, üstünü örten, hemşehrilerini tanımayan biri Davutoğlu. Aradaki farkı görmemizi nasıl engelleyebilir: Murathan Mungan’ın “Duvar, doğu” adlı şiirini biraz (epeyce) bozarak işaret edelim o farka: “Diyarbekir Diyarbekir’dir / Konya da Konya / zaman kapatana dek aradaki farkı.” (Solak Defterler, Metis Yay.)
Farkların üstünü beceriksizce de olsa örtüyor ama mukayese fırsatını kaçırmıyor. Selahattin Demirtaş’a, “Sur’un sokaklarını senden daha iyi bilirim” demişti bir ara. Dengeli, farkları tespit eden bir mukayese değil onunki, yorucu bir kendini ispat etme yarışını andırıyor. Bir Diyarbekirli’nin Paris’le, hem de böyle kaba bir mukayeseden hoşlanacağını düşünmekte çocukça bir yan yok mu: “Diyarbekir’e Doğu’nun Paris’i diyorlar, ama Diyarbekir şehirken Paris bir köy bile değildi.” Gururla böbürlenme arasındaki fark hakkında hemşehrilerinin kendisinden daha açık fikirleri olabilir.
Bazen yararlı da olabilir mukayese, anlamlı bir ölçüye dayanıyorsa. Dört Ayaklı Minare’yle Eyfel’i karşılaştırmak, birini zarafet diğerini hantallık timsali olarak göstermek böyle bir mukayese örneği sayılamaz. Ama büsbütün anlamsız da değil. Bir dini mimariyle teknolojinin meydan okuması olarak görülebilecek yapıyı karşılaştırmanın ardındaki fırsatçılığı görmek zor değil. Mukayese yanlış ve anlamsızdır ama hayali bir “biz” duygusu da öyledir. Sur’u Dört Ayaklı Minare’den, İslam’la çerçevelenmiş bir bizden ibaret görmeyi, “biz”i orada kurmayı amaçlıyor Davutoğlu. Sur’u kendisi yapan farkları, tarihi ihmal ediyor, Ermeni-Süryani-Keldani kiliselerini görünmezleştiriyor, hemşehrilerini yoksullaştırıyor.
Paris’i modern kapitalizme elverişli kılmak için mekânı yeniden fetheden Louis Napolyon şöyle diyordu: “Yeni yollar açacağız, havası ve ışığı olmayan popüler mahalleleri genişleteceğiz, böylece Tanrı’nın ışığının yüreklerimizi aydınlatması gibi güneş de kentin surlarını aydınlatacak.” Acele kamulaştırmayla Sur’u sermayenin saldırısına karşı çaresiz bırakan Davutoğlu’nun onunla mukayesesi gayet verimli olabilir.