En azından Ermeni katliamından beri TC sınırları içerisinde yapılan linç olaylarını ele aldığımızda; hemen hemen aynı yaklaşımları görürüz. Devletin yöneticileri, valileri, muhafazakar ve sağ politikacıları, güvenlik güçleri her linç girişiminde hazır cümleleri tekrarlarlar. Sürgü’deki linç girişiminde de aynı söylemleri görüyoruz. Valinin yaptığı açıklama, hükümet yetkililerinin yaptığı açıklama, belde belediye başkanının açıklaması hepsi birbirini tamamlayan, benzer içeriktedir. Olayın basitleştirilmesi, sükunetin sağlandığı gibi açıklamalar. Olayın açıklığa kavuşturulmasını isteyenlerin, saldırganların cezalandırılması gerektiğini kamuoyunda dile getirenlerin ‘provakatör’ olarak lanse edilmesi Sürgü’de de tekrarlandı.
Mağdurların suçlanması için adeta iğne ile kuyu kazılıp, bahane yaratılmaya çalışılırken de devleti temsil edenlerin hassasiyetleri görülüyor. Bu hassasiyetler AKP’nin çoğunlukla ‘devletin devamlılığı’ndan devraldığı (tek devlet, tek millet...), kısmen de geliştirdiği (tek din, dindar gençlik) politik saçmalıkların toplamıdır. Devletin toplum mühendisliği politikası ve pratiğinin sonucudur. Ki neredeyse ‘zararsız bir menfi olay’ a indirgenmek isteniyor. 500-600 kişi ve hemen hepsi genç, saldırganlar. Sözde bunlar teravihten sonra vatan kurtarmaya gider gibi kalkıp komşularını linç etmeye gitmişler. Bu caminin gerçekten bu sayıda teravih kılanı var mı bir yana. Böyle bir girişim hakkını nereden aldıkları önemli. Yasalardan hiçbirinin haberi yok mu?
Yasaların önemliliği nasıl bugün AKP için yok ise (en son Hatay-Dörtyol’daki Em. Md. Skandalı) dün Çiller, Ağar, Jitem ve bilcümle işkenceciler ve Maraş, ve Gazi, Çorum, Sivas, Malatya, Roboskî ve daha niceleri için de yoktu. Ya ne vardı? Gücü yettiğine ‘haddini bildirme’ vardı. Bu orman kanunudur ve her baskıcı sistem kendi araçlarını (linççi gruplarını, işkencecisini, bin operasyon yapanlarını) kurmuş, desteklemiş, geliştirmiş, korumuş ve kullanmıştır. Kullandıktan sonra zararsız gibi göstermeye çalışmış, suçlarını basitleştirmiş, gerektiğinde avukatlığını da üstlenmiş, en hafif cezalarla affetmiş, kaçan suçluları ‘bulamıyorum’ demiş. Ama suçlu evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, kamu kurumunda çalışmış, tescilli işkencecisini emniyet müdürlüğüne, emniyet müdürünü müsteşar, müsteşarını bakanlıkla ödüllendirmiş. Görüyoruz hergün basında.
İşte sayın valinin çelişkili açıklaması: “Olay yok, abartı var... Münferit bir olay... Güvenlik güçlerimiz olası vahim sonuçların önüne geçmiştir.” (Malatya Basını) İlk iki cümle ile saldırganları okşamak, kendisinden olanın suçunu görmemek ve hafife alma amaçlı söyleniyor, vali olarak hem de. Son cümlede güvenlik güçlerini okşama amaçlı, ama burada gerçek de ağızdan kaçmış. Demekki sayın vali ‘vahim bir olay önlendi’ diyor. Ama öncesinde ‘olay yok, abartı var, münferit’ diyor. Biz mi Türkçeyi anlamıyoruz yoksa vali bey toplum mühendisliği taktiği mi yapıyor?
Devletin temel politikalarının il bazında 1.derecede uygulayan bir nolu ‘mülkü amir’ kimdir? Vali. Vali bey diyorki “olayın başından beri takipçisiyiz, her şeyden haberdarız…” Doğru söylüyor. Haberi olmasa şaşardık. Sayın vali Saran çok iyi niyetli, çok iyi bir insan olabilir ama görevini de yapmak zorundadır. Görevi ise dediğimiz gibi devletin politikalarını uygulamaktır. Temel yanlış ‘valilik’ diye bir en büyük mülki amirin ‘ileri demokraside’ var olmasıdır. Vali bey hem ortada bir suçun olmadığını, basit bir menfi olay olduğunu söylüyor (kendini hakim, savcı, yani yargı yerine koyuyor) hem de ‘vahim bir olay önlenmiştir’ diyerek (rolünün elzemliliğini) anlatmak istiyor.
14 Temmuz’da Diyarbakır’da (valinin yalancısıyız: Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, 1 milyon kişinin Diyarbakır’da toplanacağı kaygısı ile mitingi yasakladığını açıkladı. Yerel basın) bir milyon kişiyi nasıl dağıttığını gördük güvenlik güçlerinin. Sürgü’de saldırgan 500 kişiye huşu ile yaklaşıldığı ortada. Bu ne amansız çelişki. Kaldıki Diyarbakır’daki bir milyon insanın hedefinde herhangi birini linç etmek de yoktu. İstenen barıştı, daha fazla özgürlüktü. Orada (halkın vekillerine başta olmak üzere) saldıran güvenlik güçlerinin nasıl korunduğu ile Sürgü’deki saldırganlara ‘yöneticilerin’ yaklaşımında nasıl da paralellik var. Demek ‘Dindar gençlik eğiteceğiz, tek millet, tek dil, tek din...’ bir toplum mühendisliğidir ve uygulamanın son örneği de Sürgü’de yaşatıldı.
Nazi Almanyasında, Saddam diktatörünün yandaşlarıyla boy göstermesinden, yakın zamanda Şam’da Esad’dan da gördük benzer mühendislikleri. Halkın bu durumu çok güzel anlatan bir sözü var: Kılavuzu karga olanın, burnu b...tan çıkmaz.

ismetcelik@gmx.com