Mexmûr kampı; Birleşmiş Milletler gözetiminde bir mülteci kampından ziyade ‘kasaba’ niteliğinde 15 bine yakın nüfusu olan bir yer. Ezici çoğunluğu köyleri vahşice bombalanıp, yakılınca kaçan Kuzey Kürdistanlı Kürtlerden oluşuyor. Hatırlanırsa Kuzey Kürdistan’da gerillaya yönelik topyekün imha konseptinin yürürlükte olduğu serhildanlar süreciyle birlikte “denizi kurut balığı yakala” özel savaş taktiğiyle halka yönelik baskı ve saldırıların hiçbir hukuk ve savaş kuralı tanımadan yoğunlaştırıldığı 1993-1994-1995 yıllarında, Botan bölgesindeki halk toprağından koparılarak kendi ülkesinde, kendi ülkesinin mültecisi olmak zorunda bırakılmış ve Güney Kürdistan’a göç etmişti.
Güneyde gerillanın denetimde ve korumasında geçen bir dönemin ardından kısa süreli yerleşim yerlerinin dışında Ertuş, Ninova ve Mexmûr mülteci kamplarında kalan bu insanlar zorlu bir yaşamı geride bırakmıştır. Savaşın en kızgın döneminde doğup büyüdüğü toprakları ölüm, kalım tehlikesi altında terk ederken yarının nasıl olacağı, bu göçün nerede ne zaman biteceğine dair kaygılar ve sorularla güneyde yeni bir yaşamı kurma zorunluluğu içinde kendini bulan halk, gittiği her yerleşim yerinde çok yönlü bedeller ödemiştir. Bitmek bilmeyen zulüm ve savaşların kesintisiz etkileri kadar açlık, susuzluk, hastalık vb. asgari düzeyde de olsa günlük yaşamını idame etme imkanlarından yoksun olarak geçen zorlu koşullar ve yıllar, başta çocuklar, yaşlılar ve kadınlar olmak üzere bu insanların büyük acılar yaşamasına yol açmıştır.
Botan’dan Mexmûr’a uzanan göç yollarında sayısız bedeller ödeyerek amansız bir direnişle yaşamını sürdüren halk acıyı, direnişi, ölümü, bedel ödemeyi günlük olarak yaşamıştır. Düşünün ki çölün ortası; aşırı sıcak, su sıkıntısı dışında, sadece akrepler, yılanlar yüzünden gecede beşer altışar çocuğun öldüğü, tarifsiz zorlukta günlerin yaşandığı bir yerden bahs ediyoruz. Yiyecek sıkıntısı, susuzluk, salgın hastalıklar cabası…İnsanlar 1998’de geldikleri Mexmûr’u, Saddam’ın ‘nasıl olsa burada ölürler’ diye düşünerek onlara verdiğini söylüyorlar. Bir gün geri dönme umudunu sürekli diri tutarak göğüs gerilen acıların ardından Mexmûr’da kendine bir yaşam ören bu insanların karşı karşıya kaldığı saldırıların ise ne yazık ki ardı arkası hiç kesilmeden devam etti.
Kimi zaman öznesi değişse de hep devlet şiddetiyle tam yedi kez, o ana dek kurdukları ne varsa terk ederek göç etmek zorunda bırakıldıklarını anlatıyorlar yine. 7 Ağustos 2014’de DAİŞ’in vahşi saldırıları gerçekleşip, top atışları duyulmaya başlandığında alışmaya mecbur bırakıldıkları şeyi yapıyorlar ve hızla toparlanıyorlar. İki gece içinde binlerce insan, alelacele bulunan araçlarla Mexmûr’u boşaltmak zorunda kalıyor. Kampta yaşayan insanlar bunu başarabilmeyi örgütlü bir halk olmalarına bağlıyorlar. Gazeteci Deniz Fırat’ın çatışmayı görüntülerken hayatını kaybetmesi onları derinden etkiliyor. Kamp ve Mexmûr kasabası 10 Ağustos günü HPG’li ve Mexmûrlu milislerin de için de yer aldığı Kürdistan savunma güçleri tarafından kurtarıldığında inanılmaz bir yaşam direnciyle geri dönüyorlar.
Saldırıların ardı arkasının kesilmeyeceğini üç yıl sonra tekrar deneyimlemek zorunda kalıyor bu direngen ve onurlu insanlar. 6 Aralık 2017’de kampda meydana gelen patlamada 3 kişi hayatını kaybediyor, 7 kişi yaralanıyor. Mexmûr Kampı Meclisi, saldırıdan mevcut politik, siyasi tutumsuzluklarından dolayı merkezi Irak hükümetini ve yerel hükümeti sorumlu tutuyor. Nihayetinde yapılan saldırı; 1990’lardan itibaren bu insanların maruz kaldığı trajedinin, hak ihlallerinin, vahşetin bir devamı niteliğindedir. En son Türk savaş uçakları tarafından 13 Aralık 2018 akşamı kampa bir saldırı daha gerçekleştirildi. Yine Mexmûr Halk Meclisi tarafından yapılan açıklamada saldırıda katledilenlerden üçünün aynı aileden, anne, kız ve torunu olduğu belirtildi. 73 yaşındaki Asya Ali Muhammed, 26 yaşındaki kızı Narinç Ferhan Qasim, torunu 14 yaşındaki Evin Kawa Mahmud ve 23 yaşındaki Eylem Muhammed Emer. BM denetimindeki sivil bir mülteci kampına yapılan saldırıyla ilgili Irak Merkezi Hükümeti başta olmak üzere, BM ile uluslararası kurum ve kuruluşların derhal ciddi bir tutum alması ve kamuoyu ile paylaşması gerekirken bu konuda hiç bir insani değere sığmayan sessizlik devam ediyor ne yazık ki.
Kuşkusuz diğer saldırılar kadar bu saldırıda da uluslararası güçler kadar, yerel siyasal aktörlerin Türk devleti ve diğer bölge devletleriyle girdikleri ilkesiz siyasetlerinin büyük sorumluluğu var. Hatırlanırsa Tahran Zirvesi ardından İran Devletinin Koye’deki HDK ve PDK-İ merkezlerine yaptığı saldırı, Güney Kürdistan Yönetimi’nin korumaları altındaki güçlere yapılmış bir saldırı olduğu halde ciddi bir tepki göstermemişlerdi. Yine Türk ordusunun onlarca merkezde askeri kampı, on binlerce askeri gücü bulunduğu sır olmaktan çıktığı halde bir tutum alınmamıştır. Açık ki sadece bu örnekler bile Güney Kürdistan’ın, hegemonik güçlerin ve Türk devletinin işgali altında olduğunu tüm çıplaklığıyla ortaya sermektedir. Böylesi bir işgal altında, siyasi iradeden yoksun bir yönetimden tutum almasını beklemek zor görünsede, bu vesileyle Kürt halkının dünyanın neresinde olursa olsun tavrını ortaya koyması ve kesintisiz bir eylemsellik içinde hareket etmesinin hayati nitelikte ve tarihsel bir sorumluluk olduğunu bir kez daha hatırlamak gerekiyor.