
Ortadoğu'da savaş şiddetlenince Almanya'daki mültecilerin sayısı birkaç ayda 1 milyonu buldu. Bunların çoğunluğunu Suriye ve Irak gibi savaş bölgelerinden kaçan mülteciler oluşturuyor. Alman hükümeti bir yandan "mültecileri topraklarında tutsun" diye Türkiye'yle anlaşma yapıp, Kürtlere yönelik başlatılan savaşa sessiz kalırken, bir taraftan da sınır dışıları artırdı. Ayrıca ülkeye gelen mülteciler de çok zor koşullarda yaşamak zorunda. Zira hükümet mültecilerin barınma problemini dahi çözmüş değil. Hem Berlin hem eyalet yönetimleri bu konuda çok yavaş hareket ediyor. Kampa alınanlar olsa da kış olmasına rağmen spor salonlarında, kullanılmayan boş binalarda ve çadırlarda uyumak zorunda kalan mültecilerin sayısı azımsanmayacak düzeyde.
1.500 kişilik kampta 3 bin kişi kalıyor
Almanya'nın Saarland eyaletinde bulunan Lebach İltica Kampı da kapasitesini aşan bir oranda mülteciye ev sahipliği yapıyor. Kampın kapasitesi 1.500 ama 3 bin kişi kalmak zorunda.
Mülteciler çadırlarda kalıyor
Kamp yetkilileri de çareyi çadır kurmakta bulmuş. Mültecilerin bir kısmı bu soğukta çadırlarda kalmak durumda kalmış. Devlet yetersiz kaldığı için buradaki mültecilere Saarland Mülteci Konseyi yardımcı oluyor.
Saarland Mülteci Konseyi, tamamen gönüllülerden oluşan bir kuruluş. Kendini gönüllülerin yardımları ile finanse eden kuruluş, evinden yurdundan göç etmek zorunda kalan insanlara gönüllülük temelinde yardım ederek, uğradıkları haksızlıkları ortada kaldırmak için kurulmuş bir yardım kuruluşu.
Gönüller olmasa mülteciler perişan olur
Gazetemize konuşan Saarland Mülteci Konseyi yetkilisi Andreas Ries Almanya'nın mülteci politikasına ve eyaletteki mültecilerini durumununa dair şu çarpıcı değerlendirmelerde bulundu:
Şu an Lebach iltica kampında olması gerektiğinden fazlasıyla mülteci mevcut. Bundan dolayı da dışarıda çok sayıda çadır kurulmuş. Eğer gönüllü çalışanlar yardım etmemiş olsaydı mültecilerin kayıt işlemlerinin hal edilmesi ve onların ihtiyaçlarının karşılanması bu kadar kolay gerçekleşemezdi. Aynı şey beldelerdeki durum için de geçerli. Oralarda da gönüllüler mültecilere her türlü yardımı sağlıyor. Gönüllü dayanışmacılar gerek bürokratik işlemler olsun gerek ise mobilya vb eşyaları temin etme noktasında büyük çaba sarf ediyorlar. Çoğu yerlerde mülteciler için dayanışma ağları oluşturuldu. Bu oluşumlardaki insanlar genellikle derneklerden veya kiliselerden gelmektedir ve somut olarak yardım ve dayanışma göstermektedir. Mülteciler Lebach'daki kampı terk edip, bir beldeye gider gitmez bir yetkili onlara bürokratik ve diğer işlemlerde yardımcı olması için görevlendiriliyor. Ayrıca her yerde gönüllü ve ücretsiz Almanca kursları düzenleniyor. Çünkü en önemli anahtar dil bariyerlerini ortadan kaldırmaktır. Bu gönüllü oluşumlar olmasaydı, beldelerde gerekli yardımları ve mültecilerin ihtiyaçlarını karşılayamazlardı. Saarland eyaletinde 2 bine yakın gönüllü çalışan var ve bu insanların ruh hali ve motivasyonu başlangıçta olduğu gibi devam ediyor.
'Hoşgeldin kültürü'nü gönüllüler yaşatıyor
"Willkommenskultur" kavramı; yani 'hoşgeldin kültürü' kimsenin ağzından düşmüyor ve Saarland hükumeti de buna değiniyor. Ama "hoşgeldin deme kültürü" hükümetin icat ettiği birşey deği. Bu kültür mülteciler ve onlar için kurulan oluşumlar tarafından hayata geçirildi. Almanya'da yaşayan yüzbinlerce gönüllü bu kültürü bire bir yaşıyor.
Irkçılık göz ardı edilemeyecek kadar arttı
Mültecilerle dayanışma ne kadar pozitif olsa da, ırkçı gelişmeleri ve şiddeti de göz ardı edip küçümseyemeyiz. Sağcılar ve Neonaziler için bu yaz gerçekten de çok büyük bir mağlubiyet oldu ve reaksiyonları da bu duruma göre şekillendi.
İnternette baktığımız zaman cok sayıda ırkçı yorumlar ile karşılaşıyoruz. Ülkenin her tarafında mülteci konutlarına saldırılar gerçekleşiyor ve mültecilere karşı fiziksel şiddet gerçekleşiyor. Saarland eyaletinde de sekizi 9 Eylül'e bağlayan gecede mülteci konutuna kundaklama vakaası gerekleşti. Neyse ki kimseye bir zarar gelmedi.
Hükümetin mülteci politikası hiç değişmedi
Bilindiği üzere Almanya Başbakanı Angela Merkel bu yaz Macaristan'da rehin kalan ve hiçbir yere gidemeyen mültecilere kapıları açma kararı aldı. Bu karara Alman siyasetinden çeşitli yorumlar geldi ve iki ayrı çizgi ortaya çıktı. Birisi gerici ve ulusalcı anlayıştı mesela PEGIDA gibi oluşumlarla karşılaştırılır. Diğeri ise modern, neoliberal bir anlayıştı. Ama bu güne kadar devletin mülteci siyaseti aslında hiçbir şekilde değişmedi. Üstüne üstlük iltica etme haklarına ilişkin çok ciddi bir şekilde yasal kısıtlamalar getirildi. 'İltica paketi 1 ve 2' altında tanınan önlemler ise yine korkutma ve disiplin siyasetini ön plana çıkarıyor.
AB mülteci istemiyor
En büyük problem ise Avrupa Birliği'nin savaştan kaçan mültecileri alma konusundaki isteksizliği. Bu nedenden dolayı sınırlardaki kontrollerin artırılması ve mültecilerin sınır dışı edilmesi isteniyor. Ayrıca yakın zamanda Türkiye ile mültecileri topraklarında tutması karşılığında anlaşma yapıldı. Türkiye'ye sınırlarını kapalı tutması için 3 milyar Euro verildi. Merkel de Türkiye'yi Avrupa Birliği'nin partneri olarak kabul edeceği sözünü verdi.
Kürdistan'da olanlara göz yumuluyor
Şuan Kuzey Kürdistan'da devam eden olağanüstü hal ve Kürtlere karşı yapılan insan hakkı ihlallerine dair hiçbir şey söylenmiyor. 28 Kasım'da Tahir Elçi katledildi, 30 Kasım'da Brüksel'de Türkiye ile anlaşma imzalandı. Bence bu durum herşeyi ortaya koyuyor.
Türkiye 'güvenli' değil
Türkiye'nin de dahil edilmek istendiği 'güvenli ülke' kavramı bile kendi halinde çok sorgulanması gereken bir kavramdır. Bu kavram 1993'te anayasal iltica hakkının kısıtlanmasıyla beraber ortaya çıkan bir kavram. Buna göre bazı ülkelerde devlet tarafından takip etme ve zulüm uygulamanın gerçekleşmesidir. Asıl hedef iltica hakkını kullanmak isteyenleri reddetmek ve geri göndermektir. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Değişen hiçbir şey yok.
Kürtler ve mülteciler anlaşmanın bedelini ödüyor
Türkiyede'ki duruma bakıldığında ise aslında Türkiye ve AB ile yapılan anlaşma Türk devletinin Kürt bölgelerinde askeri operasyonların düzenlenmesi için her türlü imkanı ve özgürlüğü veriyor. Herkes en azından medya üzerinden mevcut durumun çok ciddi insan hak ihlallerine yol açtığını, rastgele tutuklamaların, işkencelerin ve katliamların gerçekleştirildiğini takip edebiliyor. 1990'lı yıllardaki gibi Türkiye siyaseti insanları göçe zorluyor. Bu duruma sessiz kalan Almanya bir taraftan da Türkiye'yi 'güvenli ülke' ilan etme gibi düşünceler üretiyor. Yani; Kürt halkı şu an Erdoğan ile AB arasında yapılan anlaşmanın bedelini ödüyor.
Yapılan anlaşmadan sonra sadece Kürtlerin durumu değil mültecilerin durumu da kötüleşti. Uluslararası AF Örgütü. Türkiye'nin mültecilere adeta şantaj uyguladığını belirtiyor. Mültecilere ya hapse girme ya da sınır dışı edilme dayatılıyor. AF Örgütü, Türkiye'deki mülteci konakları ve barınma yerlerinden bahsederken bu yerleri hapishaneler olarak değerlendiriyor ve AB'yi bunu finanse etmekle suçluyor.
Türkiye ile işbirliğine son verilmeli
Örgüt bu nedenden dolayı Türkiye ile her türlü işbirliğinin derhal durdurulması gerektiğinin kanaatinde. Saarland Mülteci Konseyi olarak biz de aynı düşüncedeyiz. Erdoğan rejimiyle yapılan her türlü işbirliği bir çıkmaz sokaktır ve bu çıkmaz sokağın içerisinde insan hakları daima geride kalır.
ERKAN GÜLBAHÇE/ DİLAN AKDOÐAN/LEBACH