Mülteciler, en önemli gündemlerden biri olmayı sürdürüyor. Fakat tartışmalarda mültecilerin nerelerde, nasıl yaşadığı, hangi sorunlarla yüz yüze olduğu, detay haline gelmiş durumda. Mülteci sorunu, devletler arası bir pazarlık konusu halinde tartışılıyor. Oysa bu, her şeyden önce insani bir sorun.

Avrupa’ya Suriye krizinden bu yana yüz binlerce mülteci geldi. Yolda içlerinden bazılarının ölümüne yol açan türlü tehlikeler atlatan mülteciler, kaldıkları ülkelerde ise yıldırıcı prosedürlere ve ayrımcı yaşam koşullarına maruz bırakılıyor.

Mültecilerin nasıl yaşadığını, toplumun mültecilere nasıl baktığını, dayanışma çalışmalarının hangi eksende örgütlendiğini mültecilerle dayanışma örgütü Pro Asyl’ün Frankfurt şubesinde çalışan sosyal danışman Newroz Duman’la konuştuk.


Almanya’daki mülteci evlerinde günlük yaşam nasıl? 

Mültecilerin büyük bir kısmı acil yerleşim alanlarına yerleştiriliyor. Spor salonları (Turnhallen) veya mevcut barınakların kapasitesini aşması nedeniyle açılan çadır kampları... Bu kamplara yüzlerce, binlerce insan, sıkıştırılmış şekilde yerleştirilmiştir. Büyük kentlerde bu kamplar, savaş ortamlarını andırıyor. Her gün saatlerce yemek sırasında beklemek zorundalar. Birçok işlem için saatlerce sıra beklemek zorundalar. Acil yerleşim alanlarında da harçlık sistemi yok ve insanlar özel ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

Gönüllü danışmanlık yapan Alman veya göçmen bazı kişiler var. Bunlar mültecilere yardım etmeye çalışıyor. Dil kursu, danışmanlık, çocuklarla ilgilenme gibi yardımlar sunuyorlar.

“Erstaufnahme-Einrichtung” (Resepsiyon Merkezi) dediğimiz ilk resmi yerleşim binasına yerleştirildiklerinde harçlık alabiliyorlar. Bu ilk resmi kayıtlı yerleşim esnasında ayrıca Almanya’nın bir kentine, kasabasına, köyüne yerleştiriliyorlar. Yerleştirildikleri kenti, kasabayı, köyü kendileri seçemiyor.


Biraz daha açar mısınız? Mesela bir mülteci, günlük hayatında nasıl sorunlar yaşıyor?

Mülteciler ilk aylarda ne çalışabiliyor ne de özgürce Federal Almanya’nın herhangi bir kentine gidebiliyor. Her şey kısıtlanmış! Aylar sonra şartlı şekilde iş alanına girmeleri sağlanıyor. Şu an belli ülkelerden gelen belli mülteciler için dil kursları sunuluyor. Diğer bütün mülteciler, sadece kamplarda, yurtlarda gönüllü sunulan dil kurslarına gidebiliyor. Okul çağını aşmış çocuklar da bu sorunu, bu kısıtlamayı yaşıyor, sadece kısıtlı eğitim alabiliyor. Genç insanlar eğitim sisteminin dışında kalıyor, çünkü gereken imkanlar sunulmuyor. Sağlık sistemi de kısıtlı. Sadece acil durumlarda tıbbi tedavi var. İltica talepleri kabul edilene kadar insanlar toplu yerleşim kamplarına sıkıştırılmış şekilde yaşamak zorunda. Yani taşınamazlar, kendilerine özel ev tutamazlar... 

Bu yaşam koşulları, özellikle kadın mülteciler için çok zor. Dini bağlılıklara bakmadan insanlar, aileler, başkalarıyla aynı odalara sıkıştırılıyor. 

Çok kez mülteciler arasında tartışmalar, kavgalar ve şiddet ortaya çıkıyor. Dinlerin ve siyasi görüşlerin çatışması yaşanıyor. 

Bazen 8, bazen 15 aile tek bir duş, tek bir banyo kullanmak zorunda. Kimi kadınlar tüm gün odalarından dışarı çıkamıyor, etrafta kendilerine bakan erkeklerden çekiniyorlar.

Her gün dayatılan rutin işlem, banyo sırası, yemek sırası, mektup sırası, soru sorma sırası... Bunların hepsi insanı hayatından bıktırmaya yönelik. Üstelik gelen mülteci, kaçışı öncesinde aktif, mesleğine bağlı, sosyal hayatından memnun ise kamp yaşamının rutin ve pasif yapısı daha da fazla yıpratıyor. Bu çok ağır olabiliyor.


Bunların üstüne bir de bazı Almanlar ya da Almanya’nın pasaportlu bazı yurttaşları da mültecileri tehdit olarak algılıyor...

Evet, doğrudur. Ama buna karşın Almanya’da çok çeşitli yardım kampanyaları da var. Toplum içinde dayanışma, bugün mükemmel. Bugüne kadar böyle bir toplumsal destek yoktu. 90’lı yılların başında bile yoktu, ki o yıllarda Kürdistan’da olduğu gibi, eski Yugoslavya’da olduğu gibi savaşlar artıyordu. Toplum içinde mültecilere karşıtlık güçleniyordu ve bu durum mülteci kamplarının kundaklanmasına kadar ilerledi. Bu, aslen iltica hakkına bir saldırı olarak ve iltica hakkını ortadan kaldırma planlaması olarak değerlendirilmeli.

Dün olduğu gibi bugün de aynısını yaşıyor, izliyoruz. Almanya’nın “tedirgin vatandaşlarının” aşırı sağ eğilimli gruplarla el ele vermesi, bize eski yılları hatırlatıyor. Buna ek olarak Almanya siyasetinin sözlü kışkırtmaları da bu yangını körüklüyor. Fakat bizi sevindiren nokta ise bugün “Refugees Welcome” (Mülteciler Hoşgeldiniz) kampanyasıyla toplumun çoğunluğunun mültecileri desteklemesi. 


Bu yardım kampanyaları nasıl organize ediliyor? Sivil inisiyatifler üzerinden mi, kurumsal merkezlerden mi, yardım örgütleri tarafından mı?

Bu konuda Avrupa ülkelerinin birçoğu sınıfta kaldı, insancıl bir mülteci siyaseti izlemedi. Buna cevap olarak sivil toplum örgütleri kollarını sıvadı ve mültecilerin yardımına koştu. İnsanlar, kaçış güzergahlarının her yerinde, örneğin Yunanistan’da, Balkan güzergahında mültecilere yardım etti. Günlerce yaya yürümek zorunda olan, yiyecek hiçbir şeyi ve soğuğa karşı bir battaniyesi bile olmayan insanlara aktivistler yardım etti. 

İnsanların Suriye gibi savaş bölgelerinden geleceği belliydi. Ki Suriye’de savaş, beş yıl önce başladı ve insanların gelmesi, gelebilmesi uzun sürdü. Almanya bu mülteci akınına hazırlanabilirdi. Fakat ne Almanya, ne de diğer Avrupa Birliği ülkeleri hazırlandı. Avrupa, mülteci siyasetinde sınıfta kaldı. Hem sınırlarda hem de hedef ülkelerde... Bunun üzerine Almanya’da birçok sivil yardım grubu oluşturuldu ve bu gruplar ilk bakım görevini üstlendi. Bunun yanında mülteciler için verimli zaman geçirme, dil kursları, buluşma ve dertleşme merkezleri sundular. Bu gönüllü yardımseverlerin destekleri olmasaydı acil ve temel yardımların birçoğu yapılmayacaktı.


Hangi tür yardımı öne alıyor bu çalışmalar?

İnsanlar için en önemli destek, toplumun kendilerini kabullenmesidir. Herkesin olduğu gibi onların da bir yaşam hikayeleri, geçmişleri var; bireysel ihtiyaçları var.

İnsanların en büyük özlemi, kendilerine Almanya toplumu ile göz hizasında, aynı seviyede bakılmasıdır. İnsancıl yerleşim ve davranış bu konuda çok önemlidir. Eşit muamele, maddi yardımdan da daha fazla önemli.


Bu süreç aileler, özellikle kadınlar ve çocuklar için daha da zorlu geçiyor, değil mi? Bir de savaştan kaynaklanan travmalar var tabii...

İnsanlar bazen aylarca, bazen yıllarca iltica başvurusu neticesini beklemek zorunda. Bu süre içinde tedavi imkanı yok, çünkü sağlığa ilişkin de kısıtlı haklar var. Anne ve babasız Almanya’ya gelen, reşit olmayan mülteci çocuklar, Gençlik Dairesi’nden yardım alıyor ve gençlik yurtlarına yerleştiriliyor. Bunların birçoğu gençlik yurduna dönüştürülmüş beden eğitimi salonları. Mülteci aileler için toplu yerleşim alanları, kamplar var; fakat buralarda da herhangi bir bakım veya özel yardım yapılmıyor. 

Artık birçok metropolde travma tedavisi merkezleri kurulmuştur. Onlara kayıt olmak ve tedavi görmek, uzun ve çok yorucu bir başvuru sürecine bağlı. Almanya iltica yasaları başta olmak üzere birçok bürokratik engel var. Köy ve kasabalarda ise zaten tedavi merkezleri yok.  


Peki kamplarda bu bakım hizmeti için personel var mı?

Her eyalet, her kent, kendine göre bakım sağlıyor. Bundan dolayı da durum her zaman farklı oluyor. Birçok kampta felaket diyebileceğiniz bakım yöntemleri var. Örneğin bazı yerlerde bin mülteciye sadece iki sosyal bakım görevlisi düşüyor! Bunu özellikle acil yerleşim alanlarında, ilk bakım yerlerinde görebiliyoruz. Güvenlik personelinde kısıtlamalar yapılıyor; bu da olası bir çatışma, kavga veya saldırıda felakete yol açabiliyor.


Mülteci kamplarına, evlerine saldırılar da sürekli gündem oluyor...

Evet, 2015 yılının başından bugüne kadar mültecilere ve mülteci kamplarına toplam 600 saldırı gerçekleştirildi. Bu olağan bir durum değil. Fakat yine de daha önemli olan, mültecilere elini uzatan, evini açan ve omuz veren sivil toplumun toplumun daha büyük kısmını oluşturmasıdır.

Bazıları, mültecilere bakınca DAİŞ gibi örgütleri görüyor. Oysa şunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor: Buraya kaçan mülteciler, tam da Paris gibi saldırılardan dolayı kaçtı. Paris Katliamı’nı mülteciler, kendi ülkelerinde her gün yaşıyorlardı. Bu nedenle saldırılar sonrasında mültecilere düşman olacağımıza, onları daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Onlara nasıl daha iyi bir yaşam sunulabileceğini düşünmeliyiz.

Ayrıca biliyorsunuz, Paris saldırganları, doğuştan Avrupalı. DAİŞ’lilerin mülteci sıfatıyla Avrupa’ya geldiklerine gerçekten inananlar var mı, bilmiyorum. 


Peki ne yapmalı Avrupa?

Artık zamanı geldi. Avrupa artık yasal kaçış yolları sunmalı ve mültecileri nasıl durdurabileceğinin yollarını aramamalı. 

Avrupa yılladır kendini mültecilere karşı kamufle ediyor ve bunun için dış sınırlarında güvenliği sıklaştırmaya milyonlar harcıyor. Ölümden kaçan bir insanın barınması nasıl engellenebilir, anlam veremiyorum. Bu, ölüme terk etmek anlamına geliyor. İnsanlar artık insan olarak görünmeli: Eşit ve yaşam hakkına sahip insan...


Özellikle Almanya bu konuda çok eleştiriliyor. İşte Merkel’in Erdoğan’la görüşüp Türkiye’yi adeta mülteciler açısından bir ileri karakola dönüştürmeye çalıştığı belirtiliyor...

Avrupa siyasetinin bir özelliğidir: Mültecilere karşı müdafaa söz konusu olduğunda diktatörlerle işbirliği yapar. Kaddafi ile de yıllarca mültecilerin Avrupa’ya gelmesini engellemek için işbirliği yapıldı. Bunun aynısını şimdi de Erdoğan yapıyor ve mülteci sorununu kendi hedefleri için kullanıyor. 

Erdoğan, mültecileri Avrupa’dan uzak tutması için milyonlarca para alacak. Buna bağlı olarak Avrupa, Kürt sorununu Erdoğan gibi değerlendirecek, Kürdistan’da sivil halka karşı uygulanan sokağa çıkma yasağı ve özel harekatçıların operasyonlarını görmelikten gelecek. Bu siyaset değildir, tam anlamınıyla ticarettir. Ticaret masasında satışa sunulan ise insan bedeni, insan hayatı... Erdoğan, Avrupa Birliği’nin yeni bekçisidir ve kendi hedeflerini takip ettiği için de ayrıca ödüllendiriliyor. Bunu artık tüm dünya bilse bile maalesef üç maymunu oynamayı tercih ediyorlar.


Siz Alman devletinin mülteci sorununa ilişkin neler yapmasını talep ediyorsunuz?

Sınırları açmak ve insanları Balkan güzergahı esnasında desteklemek doğru bir karardı. Fakat bu konuda bir ileri adım daha atılmalı ve mültecilerin yasal yollardan Avrupa’ya gelmesi sağlanmalı. Her gün Ege Denizi ve Akdeniz üzerinde insanlar karabalık plastik botlarda can veriyor. Bunun önüne geçmek gerekiyor.

Yerleşim yerleri de başka bir sorun. Birçoğu ev standartlarına uygun değil. Buralarda aileler kalıyor halbuki. Bizim ailemizle bir mültecinin ailesi arasında ne fark var? İnsanca yaşanabilecek evler, herkesin hakkı.

Bunun yanında yasalar önünde eşitlik sağlanmalı. Doğu “hoş geldin” kültürü, ancak bu gerekler sağlanırsa gerçekleşebilir.


NİHAL BAYRAM / FRANKFURT