Suriye’de çatışmaların başladığı 2011 yılından beri yaşanan gelişmeler Ortadoğu ile birlikte dünyadaki dengeleri de değiştirdi. Kapitalizmin yaşadığı krizlerin, kendine çıkış yolları ararken yarattığı çatışmalar, Ortadoğu için Afganistan ve Körfez savaşlarıyla başlayıp, 11 Eylül sonrasındaki süreçten bugüne devam etmektedir. Amerika öncülüğündeki batının Ortadoğu’ya “demokrasi götürmek” için kullandığı yöntemler geride, yüz binlerce ölü, milyonlarca evsiz, istikrarsız ve enkaza dönüşen bir coğrafya bıraktı. Irak Savaşı sonrasında bölgenin demokratik bir çözüm üretememesi, mezhep savaşlarını körüklerken; bu durum onlarca cihatçı örgütün kendilerine militan devşirebileceği uygun koşulları da yarattı. Yani sonuçta baskıcı BAAS rejimlerinin ardından boşalan alanı cihatçı gruplar doldurdu.
Ortadoğu’da Neo-Osmanlıcılık hayalleriyle maceraya atılan Türkiye’nin ise, Suriye Savaşı’nın derinleşmesiyle birlikte dış politikası çöktü ve Ortadoğu bataklığına saplandı. Burada Rojava devrimine karşı beslediği düşmanlık, ideolojik ve tarihsel olduğu kadar yenilginin hazımsızlığından da kaynaklanmaktadır.
Bugün açıktır ki emperyalizmin saldırganlığı ve kapitalizmin yarattığı krizlerin sonucu kaosun kök saldığı Ortadoğu, egemen güçlerin yerel aktörler üzerinden dolaylı olarak karşı karşıya geldiği, yani 3. Dünya Savaşı’nın simülasyonunun yaşandığı bir coğrafyaya dönüşmüştür.
Rojava’daki direniş iradesi halklara yol gösterdi
Son birkaç yılın kısa özeti, Rojava Devrimi"nin gerçekleştiği zor koşulları belirtip, buradaki iradeyi daha da görünür kılmaktadır. Küresel ve bölgesel güçlerin Suriye’deki savaşta taraf olmayı dayattığı Rojava halkı kendini yaşanan çıkar çatışmalarının dışında tutarak üçüncü bir yolu örgütlemiştir. Bugün Rojava’da yaşananlar, halkların kendi kaderlerini belirleyebileceğinin somut ve pratik bir örneğidir. Rojava deneyimi, “Bütün dünyayı, egemen güçler kontrol ediyor” inancı ile pasifize olan kitlelere, halkların örgütlendiğinde özgürlük mücadelelerinin sonuç alabileceğini kanıtlamıştır. Bunun en somut örneği Kürt Özgürlük Hareketi’nin ideolojik çizgisi ve YPG/YPJ savaşçılarının cephede gösterdiği kararlılığın Ortadoğu üzerindeki reel politik ezberleri bozmasıdır. Bu durumun sonucudur ki belki de ilk defa egemenler, kurdukları koalisyonla bir halk hareketinin belirlediği gündeme tabii olmuşlardır. Yani Rojava devrimi, sistemin pompaladığı öğretilmiş çaresizliğe karşı dünyaya taze bir soluk ve özgüven taşımaktadır.
Ortadoğu’daki baskı rejimlerinin ve cihatçı grupların toplumsal yaşamı daralttığı hatta yok ettiği bir coğrafyada radikal demokrasiden, kolektif ve ekolojik yaşamdan bahsetmek ütopyadan öte bir şey değildi. Ancak Ocak 2014’te deklare edilen Rojava Anayasası’nın Ortadoğu’ya sunduğu model; çoğulcu ve özgürlükçü olmasıyla beraber kooperatifler, sosyal adalet, cinsiyet eşitliği ve ekoloji gibi bütün dünyada yükselen talepleri de içeriyordu. Rojava kantonlarında hayata geçirilen bu yeni yaşam, dünyada değişim isteyen birçok özgürlük hareketinin dikkatini çekti. Toplumsal değişimlerin ya da fikir akımlarının ancak batının tekelinde şekillenebileceği ezberi ile Ortadoğu analizleri yapan oryantalist yaklaşım, bu defa yüzünü Rojava’ya dönmüş, devrimi ve yarattığı dönüşümü anlamaya çalışmaktadır. Bugün Avrupa’nın devrimcileri Rojava ile dayanışmaktan öte orada uygulanan sistemi kendi alanlarına taşımayı tartışmaktadırlar. Bu anlamı ile Rojava devrimi, özgürlüğü yeniden tanımlamış ve dünyadaki devrimci mücadelelere ilham olmuştur.
Her türlü şiddete karşı öz savunma
Elbette ki yaşanan dönüşüm ödenen büyük bedellerin sonucudur ve bugün savaş bütün yakıcılığı ile devam etmektedir. Musul’un işgali sonrasında Irak ve Suriye’de hızla ilerleyen DAİŞ’in hedef olarak Rojava’ya yönelmesi, örgütün ve destekçilerinin niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Yani Suriye’deki cihatçıların savaşmak için sundukları en temel argümanının Esad zulmü olmasına rağmen DAİŞ’in ilk olarak Kürdistan’a yönelmesi, Rojava’da yükselen demokrasi ve özgürlük fikrine karşı duydukları korkunun sonucudur. Türkiye’den aldıkları destek ise bu konuda kaygılarının ortak olduğunun temel kanıtıdır. Yani Rojava’da saldırılarla ve kuşatmalarla boğulmak istenen, Ortadoğu halklarının ortak ve özgür yaşam projesidir.
Kendisine benzemeyen her şeyi yok ederek ilerleyen ve düzenli orduların bile durduramadığı DAİŞ, ilk yenilgisini Kobanê’de yaşadı. Bu süreçte görüldü ki; emirlere koşulsuz biat eden “yenilmezler” ordusunu yarattığı yıkımı durdurmak, ancak devrim inancı ile savaşan gönüllü savaşçıların iradesiyle mümkündü. Burada DAİŞ’in savaş hukukunu yok sayan çatışma yöntemleriyle gerçekleştirdiği saldırıları kırıp yenilgiye uğratan YPG/YPJ öncülüğündeki güçlerin verdiği mücadele, “öz savunma” kavramını da yeniden tartışmaya açtı. Anti-militarist hareketlerin dahi meşru gördüğü öz savunma, YPG/YPJ gibi düzenli birliklerin silahlı mücadelesinden bireyin kendi yaşam alanını koruma refleksine kadar geniş bir alanda, sistemin ürettiği her türlü şiddete karşılık meşru bir savunma olarak tanımladı.
Kadın toplumu yeniden yarattı
Rojava Devrimi'nin yarattığı en büyük değer kadının özgürlük mücadelesidir. Devrime ismini veren kadın, Kürdistan’daki özgürlük adına gelişen tüm kazanımların garantisidir. Kadının her şeyi yapabileceği gerçeğinin pratik karşılığı Rojava’nın sokaklarında mevcuttur. Kadın savunma birlikleri, erkek egemen sistemin ezdiği her kadına umut, feminist hareketlere ilham kaynağı olmuştur. Yani Rojava’da kadın, demokratik ve özgür insanı örgütleyerek, toplumu yeniden yaratmaktadır. İçinde bulunduğu her alanı dönüştürüp, erkeğin yüzüne tuttuğu ayna ile de özgürleşmesine katkıda bulunmaktadır. Yaralanan kızının silahı ve YPJ armalı üniformasıyla mevzisindeki yerini boş bırakmayan Kobanêli baba, dedelerinden ona kalan feodal mirası kızının şahsında reddederek özgür kadın mücadelesinde payına düşen dönüşümü yaşamaktadır.
Yani toplamda Rojava Devrimi; tarihin insana dair biriktirdiği bütün değerleri geleceğe taşımaktadır. Kimliği olmayan bir coğrafyada, tüm kimlikleri birlikte yaşatan halklar yaratmıştır. Kolektif yaşamla emeği, radikal demokrasi ile sosyal adaleti merkeze alan ve üretenle yönetenin bir olduğu bu öz yönetim deneyimi, yeni yaşamın tesisidir.