Bu anlaşmayla DAİŞ’in Avrupa’ya ve dünyaya açılma kanalı garanti altına alınmıştır. Bu anlaşma kesinlikle DAİŞ’in ömrünü uzatacak bir anlaşmadır. 


Bölgede bir el değişimi gerçekleştirilerek DAİŞ’in uluslararası kanallarını gizli bir biçimde açık tutmanın imkanları yaratılmış oldu. 


Özellikle de Avrupa ve tüm dünya açısından DAİŞ tehdidinin yoğun bir biçimde devam edecek olmasından dolayı bu durum büyük tehlikeler arz ediyor. 


Türkiye’nin Cerablus işgalini değerlendiren PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan “Türk devletinin hedefi Rojava Kürdistanını parçalamak, hedefi Halep’i ve Efrîn’i bütünüyle barajlayacak bir yeni yönelimi geliştirmektir. Bu girişim, yalnızca DAİŞ’e dış dünyanın yolunu açarak uluslararası anlamda bir tehlike oluşturmuyor; aynı zamanda Suriye’ye müdahale ederek Kürtlere ve demokratik bir Suriye isteyen tüm güçlere karşı bir savaşı başlatma girişimi olarak da bir tehlike arz ediyor. Dolayısıyla bu Kuzey’i de etkiler, Güney’i de etkiler, her yeri de etkiler. Bu Türk devletiyle Kürtler arasında genel bir savaşa da dönüşebilir” uyarısında bulundu. 


PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan’ın  ANF’ye verdiği röportajdan öne çıkanlar şöyle:

* ÖSO güçleri Cerablus’a yönelik operasyon başlattı. Adına Fırat Kalkanı denilen ve Türk ordusu tarafından desteklenen bu operasyonun esas amacı nedir?

Gerçekte ortada bir operasyon veya askeri harekat söz konusu değil. Açıkça görülen şey, AKP devletinin DAİŞ’le bir anlaşma yapmış olduğudur. DAİŞ, Cerablus’u ve Cerablus’la birlikte Ezaz’a kadar uzanan hattı boşaltmıştır. Yani orada zorla  girerek yapılan bir askeri harekattan ziyade, bir el değiştirme vardır. Ama kamuoyu bu konuda büyük bir manipülasyonla karşı karşıyadır. Sanki büyük bir askeri harekat geliştirilmiş, DAİŞ zorla oradan çıkarılmış gibi şeyler belirtilmektedir. Bunların aslı astarı yoktur. Yapılan anlaşmanın bir gereği olarak DAİŞ’in orayı zaten önceden boşalttığı açık ortadadır. DAİŞ şimdiye kadar hiçbir şehri 1 gün içerisinde terk etmemiştir. Eğer DAİŞ Minbic’te direndiği gibi Cerablus’ta da direnmiş olsaydı, onlar iki ayda bile bu şehre giremezlerdi. 


* Yani Cerablus’un el değiştirdiğini belirtiyorsunuz?

Aslında el değiştirme demek de tam doğru değil. Çünkü DAİŞ ile El Nusra arasında çok fazla kalın bir çizgi yok. Geçmişte de gördük; birçok yerde gerektiğinde El Nusralılar hemen bir gün içinde DAİŞ’e geçiyor veya DAİŞ’liler El Nusra’ya geçebiliyor. Hem de birey olarak değil grup olarak bu geçişleri yapıyorlar. Yalnızca bayrak değiştiriyorlar. Bu anlamda Cerablus’ta da DAİŞ’in ileri gelen, tanınan kadrolarının önceden çekip gittiği, yerel olan birçok kadronun da El Nusra’ya geçtiği görülüyor. Zaten DAİŞ Cerablus’u alırken de bu biçimde bir alma durumu söz konusu olmuştu. Yani burada bir çatışma veya savaş durumu yok; burada anlaşma temelinde bir dönüşüm söz konusudur. Oradaki DAİŞ’liler, şimdi El Nusra’ya dönüştü; DAİŞ’in tanınan, bilinen kadroları da Bab’a çekildi. Olayın esası budur. Burada bir çatışma değil, anlaşma var, fakat çatışma varmış gibi yansıtılıyor. Bu büyük bir yalan, büyük bir çarpıtmadır. 


* Peki söz konusu anlaşma neyi öngörüyor, ne gibi tehlikeleri barındıyor?

Fakat bu anlaşmanın en fazla dokunacağı yer Avrupa’dır. Bu anlaşmayla DAİŞ’in Avrupa’ya ve dünyaya açılma kanalı garanti altına alınmıştır. DAİŞ’in sorunu dışarıyla bağlantı kurabileceği bir nefes borusuna sahip olmak; Avrupa’ya, Kafkasya’ya ve çeşitli alanlara gidebilmektir. Nasıl olsa DAİŞ ve El Nusra çoğu zaman iç içe; Türkiye sınırı El Nusra’nın elinde olacak; DAİŞ istediği vakit burası üzeri İstanbul’a; İstanbul’dan da istediği yerlere gidecek. Bu anlaşma temelinde DAİŞ Cerablus hattından Rai’ye kadar olan alanı Türkiye ve ÖSO adı altındaki güçlere teslim etmiştir. Bu güçlerde aslında El Nusra’nın etkinliği altındadır. 

Bu çok tehlikeli bir anlaşmadır. Bu anlaşma kesinlikle DAİŞ’in ömrünü uzatacak bir anlaşmadır. DAİŞ de gördü ki açıkça kendi adına o hattı, yani Türkiye’yle sınır hattını savunması güç; Minbic düştükten sonra QSD güçleri karşısında duramayacağını gördü. Bu yüzden o da böyle bir anlaşmayı kendi çıkarına daha uygun buldu. Türkiye ise bu konuda zaten hep aktif bir biçimde devrede oldu. Bu tarzda bölgede bir el değişimi gerçekleştirilerek DAİŞ’in uluslararası kanallarını gizli bir biçimde açık tutmanın imkanları yaratılmış oldu. Bu bakımdan, özellikle de Avrupa ve tüm dünya açısından DAİŞ tehdidinin yoğun bir biçimde devam edecek olmasından dolayı bu durum büyük tehlikeler arz ediyor. 


 ABD’li yetkililer de operasyonu destekliyor…

Bu konuda ABD’nin siyasi yönetiminin bu anlaşmayı kabul etmesi ve desteklemesi bir hatadır. ABD’li yetkililer -ki en çok askeri yetkilileri- iyi biliyor ki Türkiye-DAİŞ sınırı kesinlikle kapatılmadan DAİŞ’in zayıflatılması güç bir durumdur. Şimdi bu biçimde DAİŞ’in uluslararası kanalı üstü örtük bir tarzda açık tutulmuş oluyor. Bu açıdan bu ciddi bir hatadır. Bu hatadan da en çok Avrupa ve Rusya zarar görecektir. Bunun zararları önümüzdeki süreçlerde daha fazla açığa çıkacaktır.


 Bu operasyona Türk ordusunun katılım düzeyi nedir?

Bu anlaşma temelindeki operasyonla Türk ordusu resmen sınırı aşarak Suriye topraklarına girmiş oldu. Yalnız bu ilk değildir. Türk ordusu ilk defa Suriye topraklarına girmiyor. Türk ordusunun özel kuvvetleri 2013 yılından bu yana zaten Suriye topraklarındadır, fakat gizli bir biçimde kalıyordu. Şu an zaten İran devleti resmi ya da yarı resmi bir biçimde Suriye’de bulunuyor; Hizbullah açık-resmi bir biçimde Suriye rejimine destek sunmak üzere orada bulunuyor; yine Rusya resmi olarak Suriye’de bulunuyor. Türkiye de bulunuyor; fakat Türkiye şimdiye kadar gizli bulunuyordu. Hem de yaygın bir biçimde Türkiye’nin Suriye’nin iç işlerinde bir taraf olma durumu vardır. Ancak DAİŞ’le yapılan bu anlaşma temelinde Türkiye de resmi bir şekilde de girmiş oldu. 


* Bundaki amaç nedir?

Amacı zaten Erdoğan açıkça ortaya koydu. Burada amaç DAİŞ filan değil; amaç Suriye Kürtleridir. Kürt toplumunun en küçük parçasını teşkil eden 3 milyon nüfusluk Suriye Kürtleri, 50 yıldan bu yana Baas rejiminin baskısı altındadır. Şimdi Suriye’de federasyon ortamı oluşmuş, çeşitli halklar ve kültürler yönetimlerini kuruyor kanton türü yapılanmalar gelişiyor. Kürtlerin de bu tür oluşumları geliştirmesi doğal haktır. Fakat onlar, “hayır; Suriye federasyon olacak ama Kürtler yer almayacak” diyorlar. Bu kadar düşmanlık, bu kadar ırkçılığa da pes doğrusu. Bir örgütten, bir yapıdan, bir devletten bir ulusa düşmanlık beklenirdi de, bu kadarı beklenemezdi. Bu kadar düşmanlık, bu kadar Kürt fobisi yeryüzünde görülmüş bir şey değildir. Ama AKP bugün böyle yapıyor ve bunu açıkça söylüyor. “Birinci hedefimiz DAİŞ -ki bu fasa fisodur-; ikinci hedefimiz PYD” diyorlar. Burada Kürt düşmanlığı temelinde Suriye topraklarına açıkça bir müdahale vardır. AKP’nin yaptığı budur. 

Bu aynı zamanda tüm Kürtlere yapılmış bir saldırıdır. Bütün Kürtler bunu bilmeli, bunu görmeli. Buna göre bu açık ırkçı düşmanca tutuma karşı elbet herkes tutum geliştirmeli. 


* Bütün bunlar için PYD’nin PKK ile ilişkisini işaret ediyorlar...

Bu da külliyen yalandır. Öyle bir şey yok. Önder Apo Kürdistan’da ortaya çıkmış, Kürdistan’ın dört parçasına ve tüm Ortadoğu’ya dönük proje sahibi olan bir liderdir. Bir tarihsel önderliktir. Bu tarihsel önderliğin düşünce yörüngesinde kurulmuş bir çok örgüt vardır. Sadece PYD, şu, bu değil; Arap ülkelerinde de Apocu çizgide mücadele yürüten gruplar vardır; Latin Amerika’da Arjantin’de bile Apocu felsefeyi eksen alan parti kurma çabaları vardır. Bunların hepsinin PKK’li olduğunu söyleyebilir miyiz! Hayır. Alakası yoktur.  İşte bunu da sözümona PYD’yi uluslararası düzeyde daraltmak için ortaya atmış bulunuyorlar ve PYD bahane edilerek açıkça Kürt düşmanlığı yürütüyorlar. Yapılan şey budur. Zaten artık kendileri de bunun üstünü örtmüyor, açıkça söylüyorlar. Bu kadar açıkça düşmanlık tabii ki düşündürücü bir şeydir. 


Antep’in kanı yerde kalmayacak  

Bu operasyon öncesi Antep’te Kürt yurtseverlerin düğününe yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Bu saldırı ile Cerablus operasyonu arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Türk devletinin basına yansıttığına göre Cerablus’a dönük bu planı önceden kararlaştırmışlar. Ama onun adeta zeminini oluşturmak için DAİŞ’e bazı toplar attırdılar ve yine Antep’te Kürt halkına dönük bu vahşi saldırıyı geliştirmiş oldular. Alçaklık olur ama bu kadarı olamaz; yalan söylenir ama bu kadarı söylenemez. Sen kirli emellerine zemin oluşturmak için Antep’te katliam yaptırtacaksın sonra da, “Ben bunun intikamını almak için DAİŞ’e yöneliyorum” diyeceksin. Bu büyük bir yalandır. 

Antep saldırısı büyük bir vicdansızlıktır; büyük bir alçaklıktır. Açıklanan son kayıplarla birlikte kayıp sayısı 58’e ulaşmıştır. Bu elim olayda yaşamını yitiren insanlarımızın hepsi birer devrim şehididir. Şehitlerimizi bir kez daha anıyorum, bütün ailelere başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu değerli insanlarımızın anıları özgürlük mücadelesinde yaşatılacak ve kanları yerde kalmayacaktır. 



Kuzey’i de Güney’i de etkiler

Neden bu kadar Rojava düşmanlığı?

Çünkü onlara göre, eğer Kürtler Suriye’de statü kazanırsa, Kuzey’de de statü isteyecekmiş! Ama Rojava’da statü olsa da olmasa da, zaten Kuzey Kürdistan’da statüsüz yaşanamayacağı, artık Türkiye’yle birlikte yürümenin tek yolunun statü olduğunu belirten mücadelenin yükselen düzeyi ortadadır. Bu mücadele bugün sonuç alma düzeyine gelmiştir. Milyonlarca insan demokratik özerklik için ayağa kalkmış durumdadır. Rojava’da ne olursa olsun Kürdistan halkı statüsüz yaşamayı asla kabul etmeyeceğini ortaya koymuştur. Ama onlar Rojava’nın statü kazanmasının önüne geçmek ve Kuzey’de de katliamlarla mücadeleyi geri çekmeyi akıllarına koydukları için bunda ısrar ediyorlar. Bu yüzden aslında Rojava’daki statüye karşı olmak, Kuzey Kürdistan’da bir katliam siyasetine yol açmak anlamına geliyor. Şimdi Kuzey Kürtlerinin hepsi bunu bilmeli. Eğer AKP Rojava’yı boğarsa, sonra da Kuzey’i daha rahat boğacağını hesaplayarak, Kuzey’de katliamlarla sonuç almayı planlayacaktır. 

Türk devletinin hedefi Rojava Kürdistanını parçalamak, hedefi Halep’i ve Efrîn’i bütünüyle barajlayacak bir yeni yönelimi geliştirmektir. Görülüyor ki bu girişim, yalnızca DAİŞ’e dış dünyanın yolunu açarak uluslararası anlamda bir tehlike oluşturmuyor; aynı zamanda Suriye’ye müdahale ederek Kürtlere ve demokratik bir Suriye isteyen tüm güçlere karşı bir savaşı başlatma girişimi olarak da bir tehlike arz ediyor. Dolayısıyla bu Kuzey’i de etkiler, Güney’i de etkiler, her yeri de etkiler. Bu Türk devletiyle Kürtler arasında genel bir savaşa da dönüşebilir. Bu yönlü bir çok etkileri olabilecek tehlikeli bir girişimdir. Dolayısıyla bu Kuzey’de yürütülen savaşın çapını da etkileyecektir.  


YPS ve QSD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi yönündeki açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle de sömürgeci Türk devletinin Suriye’nin iç işlerine karışarak YPG ve QSD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesi gerektiğini söylemesi; bunun için QSD’yle de savaşabileceğini kast edecek şeyler belirtmesi, Kürtlere karşı olduğu gibi demokrasiden yana olan Arap halkına karşı da bir savaş anlamına gelmektedir ki bu ciddi bir durumdur. İlgili uluslararası güçler Türkiye’nin bu tehlikeli söylemlerinin pratikleşmesinin önüne geçmezse, bu, tehlikenin çok daha ciddi boyutlara ulaşması anlamına gelecektir. 



Barzani için talihsizlik

Operasyon başladığında Mesud Barzani Türkiye’deydi. Bu ziyaretin gerçekleşen Cerablus operasyonuyla bağı nedir?

Bu kadar Kürt düşmanlığıyla öne çıkmış, açıkça, “Ben Suriye’de bir Kürt koridorunun oluşturulmasının karşısındayım” diyerek Kürt karşıtlığını beyan eden, yine “Biz Irak’ta yaptığımız hatayı Suriye’de tekrar etmeyeceğiz; hatamız sonucu Irak’ta Kürtler federasyon sistemine ulaştı; Suriye’de buna müsaade etmeyeceğiz” diyen AKP anlayışıyla dostluk içerisinde bulunmak bir Kürt siyasetçisi için talihsiz bir şeydir. Elbette yürüttükleri siyaseti kendileri bilir ama bir Kürdistan siyasetçisi olarak Sayın Mesut Barzani, Kürt düşmanlığında bu kadar ayyuka çıkmış bir güçle bir arada bulunmayı ve ittifak içinde olmayı nasıl izah edecek. Bunu Kürdistan toplumuna  ve kamuoyuna izah etmek kendileri için güç bir şeydir. 

Tesadüf mü, planlı mı?

Tam da Cerablus operasyonunun başladığı gün, hem Joe Biden’in, hem de Mesut Barzani’nin Türkiye’ye gitmiş olması tesadüf mü, planlı mı bilemiyoruz. Türkiye devlet yetkilileri tesadüf olduğunu söylediler. Ama belli ki kendileri böyle ayarlamış. Tesadüf bile olsa, bir Kürt siyasetçisi için o çerçeve içinde görülmek doğru değildir. Kılıç çekerek Kürtlerin ne Rojava’da, ne Kuzey’de, ne de başka bir yerde statü sahibi olmasını istemeyen, bunun için resmen askeri müdahale yapacağını söyleyen bir gücün yanında bulunmak ne kadar doğrudur? Bunu kendileri düşünmeli. 

Şimdi Kürt halkının bu tarihsel süreçte yapacağı en önemli şey, kendi arasında ulusal birlik zeminini güçlendirmek, ortak-ulusal bir stratejiye ulaşmaktır. Çağrımız bakidir ve ulusal birlik çağrısını tekraren vurgulamak durumundayız. 


14 saat değil 2 saatte

DAİŞ hiç direnmemiş olsa bile bu kadar kısa zamanda bir şehrin askeri olarak ele geçirilmesini nasıl yorumlamak gerekiyor?

Doğrusu bu güçlerin Cerablus’a girmesi 14 saati değil, 2 saati bulmuştur. Çünkü DAİŞ orayı bir anlaşma ile teslim etmiştir. Özgür Suriye Ordusu çatısı altında toplanan yapılanmaların DAİŞ’e karşı savaşma kabiliyeti yoktur. Zaten Suriye’de şimdi DAİŞ’in denetiminde olan yerlerin tümünü DAİŞ onların elinden almıştı. El Nusra, Suriye rejimine ve daha değişik güçlere karşı savaşabilecek yetenekte olabilir ama DAİŞ’e karşı bunu gerçekleştiremez. Bu güçleri ayakta tutan esas olarak AKP’dir, Türk devletidir. Yoksa onca desteğe rağmen herhangi bir savaş düzeyleri söz konusu değildir. Şimdi Türk devleti ÖSO adını şemsiye yaparak Suriye topraklarına girmiş oldu. Amacı Kürtlere karşı savaşmaktır. Bakalım sonucu ne olacak? Biz buna bazı güçlerin göz yumduğunu biliyoruz. Buna göz yuman güçler de bunun ne kadar kendi çıkarına zararlı bir durum olduğunu önümüzdeki günlerde daha iyi göreceklerdir. 


PYD ve QSD daha aktif olmalı

* Gelişen bu saldırılar ve yönelim karşısında PYD’yi ve Rojava devrim güçlerinin tutumunu nasıl değerlendirirsiniz? 

Bugün PYD adı altında esas olarak Rojava Devrimi hedef haline getirilmiş durumdadır. Rojava kantonlarında Araplardan, Süryanilerden, Kürtlerin çeşitli siyasal yapılarından insanların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş yönetimler söz konusu olmasına rağmen AKP devleti ısrarlı bir biçimde “PYD / YPG” diyerek her gün saldırılarını yoğunlaştırıyor. Bu temelde çeşitli devletlerle anlaşmalar ve görüşmeler yapıyor. U dönüşleri yaparak konum kazanmak istiyor. Yani PYD’ye dönük çok yoğun bir diplomatik kuşatma faaliyeti söz konusu oluyor. Ancak PYD bunun karşısında o kadar etkili bir mücadele yürütmüyor. Halbuki PYD’nin de kapsamlı bir manevra alanı vardır. Daha aktif olabilirdi. 

Sadece PYD değil, tüm Suriye Devrim Güçleri de kendini daha iyi izah edebilmeli, esas aldığı çözüm projesini Suriye halklarına ve dünya kamuoyuna daha iyi anlatabilmelidir. 



 ANF/BEHDİNAN