Tepemizde uçaklar uçuyordu. Zıvıng Heci Eli Köyü’nde bizi hep şiirle karşılayan kar sakallı ihtiyar yerine, kınalı ıslak saçlarının arasındaki yeşil gözleriyle genç Kürdistan’ın sesini duyunca heyecanlandım. Kürdistan’ın çıplak ayaklarına aldırmadan söylediği şarkıya, rengarenk fistanlar giymiş kadınlar zılgıtla eşlik ediyordu.

Yukarılara tırmanıyorduk. Yıl 94’tü. Nisan’dı. Yeşiller yeni yeni uç vermişti. İnadına yağmur yağıyordu. Yoğun bir bombardıman aldındaydık. Tonluk kazanlar patlıyordu. Bir gümbürtü kopuyordu. Çöküyorduk. Yine de patlamaların basıncını tenimizde duyuyorduk. Köylüler bana ve Şilan’a bakıyordu. “Brûsk’e!” diyordum gülümseyerek. Kalkıp rahatça yürüyorlardı. Sonra yıldırım düşüyordu. “Ev hevalê Brûsk e!” diyordum bu sefer; patlamanın şarapnel saçmadığını anlıyorlardı.
Vakit 19.25’ti… saat 19.38… Ve biz, 19.54’teydik. Gabar’daydık. Manzara, tıpkı Dêrsim’de katliama götürülen Halvori köylülerini andırıyordu; ama sayı çok kalabalıktı. Uzun, kemikli gövdeleri, geniş savaşçı elbiseleri ve mavzerleriyle aşiret savaşçıları yoktu yanlarında. Onlar artık bir efsaneydi. Ve efsane içinde gerçek olan bizdik. Birkaç genç savaşçıydık onları korumaya alan; ben ve Şilan… Ve arka ayakları üzerine çömelmiş bir ejderhanın kesik sırtını andıran Tepê Bazî’nin altından Spîvyan’a çıkıyorduk.
Mağaraların önünden geçiyorduk. Mağaralar sessizdi. Mağaraların karanlığı bir katliam öncesi korkusu gibi kokuyordu. Kandilsiz, karanlık, solgun insan yüzleriyle dolu. Maxmurlular iyi bilir bunu. Kürdistan’ın tüm mağaralarında tekerrür eden bir görüntüydü bu. Ama bu sefer farkı vardı; mağaraların karanlığında yaktığımız çıralar vardı. O küçük çıraların dans eden alevine odaklandıkça direniş halaylarını anımsıyordum.
Tam dokuz gün aç… Açlığımızı unutarak mağaraların kapılarında bekledik. Her mağarada on-onbeş aile vardı. Her aile bir kabile kadardı. Ben ve Şilan, Gohina ve Zıvınga Şikaka köylülerinin yanında, Spîvyan’da camii olarak kullanılan büyük mağaradaydık. Köylülerin sadece güvenliğini değil, ekmek, yemek, su, ilaç gibi ihtiyaçlarını da karşılıyorduk. Mağaradan dışarı çıkmaları yasaktı. Onlara özgürlük ve direniş şarkıları söylüyorduk. Günler uzadıkça sıkıldılar; bir tiyatro grubu kurup skeçler yaptık. Feodalizm diye bir şey kalmadı; kadınlar çocuk oldu, ihtiyarlar kadın, bizlerse deli…
Rastlantı mıydı o zamanlar, bilmiyorum; savaş şiddetlendikçe yağmur da şiddetleniyordu. Karanlık çökünce Gabar’ın doruklarında, Fındık’ta, Çiyayê Bizina, Mava ve Karadağ kavisinde, geceleri ay patlıyordu sanki. Sesler, gümbürtüler ve havada dakikalarca acılı durur gibi kalan havan ışıldaklarından süzülen kıvılcımlar ve küçük çan sesleri arasında geceleri güneş tutulmasına benzer kesitler yaşıyorduk. Solgun bir güneş doğmuşçasına aydınlanıyordu dağlar; Çirav, Herekol, Cudî, Gabar, mavi sisini yitirmiş Mava… Ölüm sarısı yıldızlı bir okyanusun dibinde gibiydik. Fosforlu yeşilimsi bir sis ve renklerin karmaşası. Geceler tıpkı öyleydi, boğucuydu.
Cephane yüklü katırlar gidiyordu savaşan tepelere. Katırlar yaralı arkadaşlarla dönüyordu. Katırlar şehitleri taşıyordu. Katırlar terli, sıcak, yağmurlu ve kanlıydı; ve katırlar fedakar…
Bir ölüm haber aldık bir gece. Saat 2 civarıydı. Şilan mağarada kaldı. Ben kazma küreği alıp çıktım. Yağmur yağıyordu yüzüme. Ruhumuzu yarattığımız dağlarda, ölenlerimizin gömüleceği yerleri de biliyorduk. Spîvyan’dan aşağı indik. Patika çamurluydu. İki adımda bir kayıp düşüyordum. Kış boyu takımımızın kaldığı mağaranın üst tarafındaki düzlüğe çıktık. Burada kırk-elli ağaçlık bir yer var. ‘Ziyaret ağaçları’ dediğimiz yer. Orada durduk. Patikanın az üstünde bir kadın bekliyordu. Beyaz tülbentliydi, çömelmişti, kucağında bir beyazlık tutuyordu.
Ağaçların arasında küçük bir düzlük buldum. Kurumuş yaprakları ayaklarımla bir kenara topladım, kazmayı vurdum. Toprak öleni almaya hazır gibi açtı, yumuşak bağrını. Yarım saat bile sürmedi, o küçük mezarı kazmak. “Bitti” dedim. Küreği bıraktım. Kadın ayağa kalktı. Kucağında tuttuğu beyazlığı bana uzattı. İhtiyar kadınlar dua ediyorlardı. Sessizce ağlıyordu birkaçı. Yağmur yağıyordu. Herşey uzak, belli belirsiz duyulan bir uğultu gibiydi.
Biri bir el feneri yaktı. Biri bebeğin yüzünü kapatan örtüyü açtı. Dualar ve mırıltılar arasında el fenerini bebeğin yüzüne tuttular. Anası son defa baktı yavrusuna. Kadınlar sessizce ağlıyordu. Gece ve yağmur her şeyi saklıyordu. Kapkara bir şarkıydı gece.
Bebeği alıp ağaçların arasına döndüm. Nasıl da hafifti. Aynı bir ölü gibi sarılmıştı beyaz örtüye. Kundakla kefenin ne kadar birbirine benzediğini ilk orada fark ettim. Kazdığım çukura bıraktım bebeği. Doğruldum. Bir an huysuzluk yapıp ağlamasını düşledim. Yerdeki beyazlığa bakarak bekledim. Dayanamadım. Beni soğuktan koruyan kefyem onu da korur muydu? İncitmeden üzerine örttüm. Toprağın karanlık rengini verdi kefyem bana. Yavaş yavaş toprak attım kefyenin üzerine. Küçük bir tümsek oluştu. Sonra etrafını sardı kadınlar. Dua ettiler. Ağladılar. Sabaha doğru mağaraya döndük.

Yıllardır hep zamana direnen bir an gelip zihnimi yoklar. Ne devrim, ne özgürlük düşlerim ne de böğürtlenler… O an. Kim anlatabilir ki o anı bana?
Gabar’da, heval Agit’in vurulduğu yerin az aşağısında, o küçük mistik ormanda toprağa verdiğimiz bebek… Kimdi, neden ölmüştü, kız mıydı, erkek miydi, kaç günlüktü?
O kadar yokladı ki beni…
Belki Maxmur’dan dönenlere sorardım bir gün, diyordum kendime. Sorular soruları izledi yıllar yılı
Ta ki 1 Ekim 2013’te Özgür Gündem’de (ve Azadiya Welat’ta) haber çıkana kadar.
Annesi, Ayşe Eksik anlattı.
Açlıktan ve soğuktan ölmüş.
Ve kırk günlükmüş henüz.
Adı Sozdar’mış.

 “Siirt’in Eruh ilçesine bağlı Görendoruk (Memira) köyünde yaşayan 6 çocuklu Eksik ailesinin yaşamı PKK’nin Kürtlerin inkar edilen hakları için başlattığı mücadeleyle değişti. Ayşe Eksik, önce devlet baskısı nedeniyle dağa çıkan eşi Abdulkerim Eksik’i, ardından da öldürülecekleri korkusuyla sığındıkları dağlarda 40 günlük bebeği Sozdar’ı kaybetti. İki fertlerini yitirmeleri ve köylerinin yakılması nedeniyle Mersin’e göç eden Eksik ailesinin peşini devlet burada da bırakmadı. 4 çocuğu tutuklanan anne Eksik, asgari ücretle çalıştığı işten kazandığı parayla bugün hem evine hem de cezaevindeki çocuklarına bakmak zorunda kalıyor.” (29.09.2013) DENİZ TEKİN/DİHA-MERSİN