Montaigne usanmaz bir arayışçıydı. Bir düşünce seyyahıydı aynı zamanda. Bulduklarını yazarken doğayla iç içe olmayı, olgulara özgürce bakmayı esas alırdı. Bu yüzden gerçeğe çok yaklaştı. O güne kadar kurulmuş, düşünceyi hapseden klişelerle arayışa çıksaydı kuşkusuz denemeleri böyle ölümsüzleşmeyecekti. Montaigne, iç sesini dinlemişti; doğadan kopmamış, özgür bakışından taviz vermemişti. Gerçeğe yaklaşırken kendine, insana ve doğaya da yaklaştığının farkındaydı.
Gerçeğe yaklaşmamız için bazen önümüzdeki izlerden çıkmamış gerekir. Çünkü o izler bizi yeni yerlere götürmüyor. Ulaşılacak sonu belli olan, denenmiş yollara neden girelim? Beynimizde kullanmadığımız o kadar yol var ki! Mantık düzeneğimizi yeniden düzenleyen denemeler yapıp, o düzeneği yeniden kurmak işe yarayabilir. Önceden kurulmuş, uyulması gereken kurallara uydurulmuş mantığımızla yeni yerlere varmamış çok zor. O yolların kenarında sadece bizlere gösterileni görürüz. Bazen bakar körüz bu yüzden. Körden de körüz, çünkü gördüğümüzü hissetmeyiz. Gözümüz kuru görüntüye, kulağımız kuru gürültüye alıştırıldı hep. Algımızın genetiğini değiştirmek elimizde. İnsan sesini değiştirip bir şarkıcı gibi şarkıları güzel söylemeyebilir. Ama bakış açısı değiştirildiğinde insan Montaigne’nin gördüğünden kat kat fazlasını görebilir. Bugün sıradan bir insanın bilgisi Montaigne’nin bilgisinden çok fazladır ama Montaigne’de işleyen mantık vardır. Biz bugün onu anlamaktan zorlanmayız ama o mezardan çıkıp gelse aklı çöker. Ve büyük ihtimalle o huzurlu mekanına hemencecik geri döner. Anlamanın bilgiyle bağlantısı vardır elbet, fakat daha fazla bağlantısı özgürlükledir; özgün düşünmeye cesaret edebilmeyledir.
Beş bin yıl önce ölen biri çıkıp gelse, gördükleri karşısında bir akıl çökmesiyle kalmaz, anlayamamaktan ötürü bedeni de çöker. Montaigne kadar şanslı olup mezarına da dönemez belki de. Yer yüzünde ne olursa olsun hiç eksilmeyip sürekli çoğalan şey mezarlardır. Biz ölen kuşların ölüsünü pek göremeyiz. Ölüm, ölüm anında bile bize çok uzaktır. İnsan, hayatı boyunca birkaç kere ölümü kabullenebilir, ölmek isteyebilir, ölüme hazır olabilir ama “sonsuza kadar bir kayanın üstünde tek ayakla” durmayı ölüme tercih de edebilir.
İnsanın ömrü bin sene olsa da gerçeğe bir santim yaklaşabilmek için şöyle bir beş yüz seneyi dolu dolu okumaya ayırsa. Ya da insan mezarda da okuyabilse... Bunu en çok Montaigne isterdi belki de. Mezarda, tam da gözlerin hizasına bir cihaz bırakılsa ve bu cihazın karanlık ekranından geçen ışıklı harfleri okuyabilse insan. Yazmak isteyene bir de kağıt kalem verilse... Ve biz o yazılanların hiç olmazsa bir sayfasını okuyabilsek...
Ben en çok savaşlarda ölenlerin yazdıkları şeyleri okumak isterdim. Ne anlatırlardı bize? İktidar aklı ve eliyle inşa edilmiş, uydurulmuş ve kurulmuş şeyler uğruna tek bir damla kanın akıtılmasına değmeyen ucubelikler için ne söylerlerdi acaba?
Savaşlarda ölen insanlardan sadece biri dönse ve anlatsa...
Gözleri kapalı, elbisesi kanlı o ölü bize ne anlatırdı?
* Bolu F Tipi Cezaevi