Üçü de birbirine benzer, ufukları zorlar üçü de, sınırsız bir heyecan var üçünde de; aynı ruhu taşır, aynı dili konuşur üçü de...
Düşler, hep yeni buluşlar ve 'imkansız' arayışların peşindedir.
Düş, bilinçüstü bir arayışın kanatlanmasıdır.
Kuşlar, gökleri zaptetmek için yaratılmışlardır. Masmavi sonsuzlukta özgürce süzülmelerinin nedeni budur.
Çocuklar, bir düş dünyasında havalanmış kuşlar gibi yaşarlar. Her çocuk, özgürlük rüzgarına kapılmış bir uçurtmaya benzer.
Düşler sınırsızdır. Düş için insanın bir avuç beyni, sonsuz evrenden daha geniştir. Evrenin sonsuzluğu ise, insanın beyninde bir kum taneciğinin bölünemeyeceği küçüklük kadar bile yer kaplamaz. İşte kuşlar ve çocuklar, böyle düşlerle dolu bir dünyada yaşamak isterler.
Belki de bunları hissettiğimden, daracık mazgaldan bir kutucuk içinde bana uzatılan muhabbet kuşunu kafese kapatmak istememiştim. Bir mapus hücresinde henüz tüyleri bile tam oluşmamış bir yavru kuşu, bir de kafese kapatmak ruhuma ters düşüyordum. Hem müebbete hükümlü bir tutsağın bir muhabbet kuşuna bunu yapmaya hakkı olamazdı. Onu en özgür haliyle yaşatmalıydım.
Kutudan çıkardığımda hemen avuçlarıma sığındı. Hayatı, sadece bir defa yaşama şansı olan bir canın güvenle avuçlarınıza sığınması... Belki de annesinin şefkatli kanatlarına benzetmişti ellerimi. O sıcaklığı bulur bulmaz tüysüz bedenini küçülterek uyudu. Küçücük bedeninin sıcaklığını duyumsuyordum. Kalbim heyecanla çarpmaya başlamıştı. Onun da kalbi atıyor ve her atışında bedeni kıpırdıyordu.
Karlı bir aralık akşamında gelen muhabbet kuşunu uzun süre avuçlarımda tuttum. Kaloriferler yanmıyordu; ısınmak için battaniyelere sarınıyorduk. Henüz gözleri bile tam açılmamış, gagası oluşmamış kuşu uzun uzun seyre daldım. İnşaatı yeni bitmiş hücrenin buz gibi duvarları arasında ısınabilmek zordu. Arkadaşlığımız böyle başlamıştı onunla; sevgi, şefkat ve özgürlük duygularıyla... Sıcaklığımı verebiliyordum ya ona, bu ikinize de yeterdi.
Şimdi ona bir isim bulmalıydım. Öncelikle hafif ve dile kolay gelen bir isim olmalıydı; kuş öterken bu sesi çıkarabilmeliydi. Böylece ona konuşmayı ve pratik bazı kelimeleri daha kolay öğretebilecektim.
İsim arayışı sürerken, doruklarında gerçek özgürlüğün hiç eksik olmadığı memleketten bir mektup ve resim geldi. Sevincimi büyüten resim, ufkunda yalçın dağların yükseldiği yemyeşil bir yaylada uzanmış sarı saçlı çocuğun resmiydi. Kırmız çizmeli, beyaz-mavi kazaklı çocuk uzanmış olduğu yeşillikte çenesini avuçlarına almış gülümsüyordu. Resmin arkasına baktım; köşede küçük harflerle "Şero" yazılıydı. Şero'nun ışıltılar saçan gülüşü içimi ısıtmıştı. Kuşa, "Şero" adını verdim.
Çocuk ve kuş... İkisi de hayata yeni başlıyordu. Aynı günlerde gelişleri dünyama renk katmıştı. Onlar, hatırlandıkça ilgilenilecek ayrıntılar değil; sürekli baş köşede, sürekli sevgiyle beslenecek ve hep göz önünde olacaklardı. Bu yüzden, çocuğun resmini masaya koydum, kafesi de hepimizin baş ucunda duran duvar resminin yanına astım.
Gece, üşümemesi için kafesini bir bezle örter rahat uyumasını sağlardım. Sabah uyanır uyanmaz kafesin üstündeki bezi alır, kapısını açar ve onu bırakırdım. Çıkar çıkmaz kapının önünde çığlık çığlığa öter, sonra uçar, dolanır dururdu hücrede. Yorulunca omzuma konardı. İşaret parmağımı uzatıp boynunu kaşırdım; bir tarafı bitince diğer tarafını kaşımam için kendiliğinden döner, gözlerini yumardı. Aynayı ve tespihi çok severdi. Bir tespih şakırtısı işittiğinde mutlaka gider konar, tespihin arasına geçer ve bir salıncaktaymış gibi sallanırdı.
Su sesine hiç dayanamazdı; bu tutku, bir içgüdü kadar güçlüydü onda. Bazen suyla o kadar oynardı ki; "sakın sen balık olmayasın" derdim. Şırıltının duyulduğu yere ok hızıyla dalardı hep. Suya kavuşur kavuşmaz sevinçten kuyruğunun üstüne dikilir, kanat çırparak döner, döner, dönerdi.
Günler sonra biraz daha büyüdüğünde onu havalandırmaya çıkardım. Kafeste gördüğüm kuşları özgürlüğe bırakmak istemişimdir hep. Şimdi Şero'ya karşı da bu istek, derinden depreşti içimde. "Uçarsa uçsun" dedim.
Ne de olsa özgürlüğe uçacaktı!
Ve sahiden uçtu, uçtu, yükseldi... Ama kuyuyu andıran havalandırma duvarını aşabilecek kadar güçlenmişti kanatları. Sevincim yarım kaldı. "Keşke uçsaydın, deli kuş!" dedim.
Döne döne inişe geçtiğinde avucumu uzattım ona, ama o çamaşır ipini tercih etti. Belki de o an içinde saklı yabaniliğin, doğayla iç içe olmanın farkına varmıştı, kim bilir? Dengesini sağlayamıyordu. İpin üstünde; düşmemek için bir öne bir arkaya veriyordu ağırlığını. Tekrar avucumu uzattığımda gelip kondu. İlk defa bu kadar çok uçmuştu. Heyecanla ötüyor, küçücük yüreği gögüs tüylerini kabartarak çarpıyordu. Bir hücre havalandırmasında bile olsa başka yerlerin de var olduğunu, onu çevreleyen duvarları ötesinde sınırsız bir hayatın aktığını o kısacık anda sezmişti muhakkak.
Şimdi o da özgürlüğü algılıyor muydu acaba? Onun için özgürlük, kanatlarını biraz daha güçlendirmekti. Neler hissetmişti uçarken? Bizdeki gibi özgürlük hissi onda da sürerdi elbet. Şu küçücük gökyüzüne yükselirken nelerle karşılaşacaktı?
İçinde can olan her varlık, yaşamaya şifrelenmiş; yaşam özgürlüğe, özgürlük uçmaya, uçmak ufukları zorlamaya, zorlayarak ufukların ötesinde, düşlediği özgür dünyaları kurmaya...
Herkes düşlerini gerçekleştirmek için yaşar; ama Şêro, ilk denemesinde bunu başaramamıştı.
Artık onu kendime alıştırmalıydım. Çünkü kendine has ruh halleri vardır bu kuşların. İlgiye, sevgiye sevgiyle karşılık veriyorlardı. Konuştun mu o da ötmeye başlıyor, sustun mu o da susuyordu. Adını kaç kere çağırdınsa aynı sayıda ötüşüyle yanıtlıyordu. Onu bir parçamız yapmaya kararlıydım. Ellerimi birleştirip yuva yaptığımda küçük aralıktan içeriye giriyor, bir bebenin ana kucağına sığınması gibi güvenle uyuyordu. Yemini ellerimle veriyor, su damlasını parmağımla içiriyordum. Diri kalması için bardağa koyduğumuz maydanozu görünce dayanamıyor, gidip üstüne konuyor, keyfince yedikten sonra yaprakların arasına heyecanla dalıyordu. Küçücük başını yaprakların arasından çıkarır çıkarmaz peşinde biri varmış gibi etrafı kontrol ediyor, ötüyor, sonra bir daha dalıyordu. Her şey serbestti ona. Ne bulursa yiyiyordu. Bazen de havalandırma duvarının deliklerinde güneşlenmeye çıkan böcekleri avlıyordu.
Daracık hücremize renk katan Şêro, gün geçtikçe büyüyor, ilgi ve sevgimizi karşılıksız bırakmamak için tüm sevecen hallerini sergiliyordu. Kim konuşursa gidip onun omuzuna konuyor, oradan çenesine doğru yürüyüp merakla kıpırdayan dudaklarına bakıyordu. Son günlerde bu özellikleri artınca ona 'insan gibi kuş' demeye başlamıştık. Sevgiyle verilen mesajlara anında karşılık verip afacan bir çocuk gibi insana sığınıyor, kafeste hiç durmuyordu. Kafesin kapısı kapandı mı hızla volta atıyor '' çıkarın beni buradan!'' dercesine ötüyordu. Onu anlıyordum; çünkü düşler, kuşlar ve çocuklarda özgürlük, saf, doğal ve güçlü bir tutkudur. Özgürlük tutukusu zaptedilmesi imkansız bir fırtınadır. Bu fırtına, ruhu bir kere sarmaladı mı, bir gün mutlaka özgürlüğe kanatlanacaktır.
Şêro'nun uçma riskini de göze alarak, onu hep özgür bıraktım. Bir akşam üstü, hücrenin alt katında çay içerken kanat sesleri duyduk. O esnada, fokur fokur kaynamakta olan semavere su ekliyordu bir arkadaşımız. Şêro, şırıltıyı duymuş olacak ki, apansız bir çırpınışla üst kattan süzülerek yakıcı buharların yükseldiği semavere ok gibi daldı. Bir anda kaybolmuştu suda. Sıcaklığı duyumsadığından, hızla kanat çırpıp üstte durmaya çalışıyordu. Kaynar suya aldırmadan beş parmağımı semavere daldırıp onu kurtardım. Acıyla çırpınıyordu. Soğuk su kovasına batırıp çıkardım, yanık belki derinlere inmez, ölümcül etkisi azalırdı.
Soğuk sudan çıkardığımda silkinmeye başladı. Yerinde duramıyordu. Tüm bedeni kaynar sudan etkilenmişti. Dili de yanmış olacak ki, acıyla ötüyordu.
Azıcık da olsa rahat etmesi için onu kafese bıraktım. Acısına dayanamıyordum. Bedenini titretiyor, düşüp düşüp kalkıyor ve yürek yakan bir tonda ötüyordu.
Herkes 'ölecek!'' dedi.
''Ölmeyecek! Onu yaşatacağım!'' dedim.
O akşam, Şêro'nun yanık haline bakmak dayanılmak olsa da baş ucundan ayrılmadımç Sesini duydukça için kanıyordu. Kafesin kapısına gelip duruyord, boynunu güçlükle kaldırıp bana kakıyor, sonra başı öne düşüyordu. Defalarca tekrarladı bunu. Ölmeyi kabullenemiyordu. Onu iyi koruyamadığım için kendimi suçlu hissediyordum.
Sabah uyanır uyanmaz Şêro bir kıvılcım olup çırpınmaya başladı gözlerimin önünde. ''Ölmüş...'' sesini duydum. ''Şaka yapıyorsunuz, ölmemiş'' dedim, ''ölmemiş!''
Ranzadan indim. Kafese yaklaşıp üstünü açtım.
Orada, kapının altında, boynu yerdeydi.
''Bakın, yaşıyor işte!'' dedim, sevinerek.
Elimi uzattım, hiç tepki vermedi. Parmaklarımdan süzülen bir esinti tüm bedenimi ürpertti.
Kafesten çıkardım. Hiç ölüye benzemiyordu. Son hali derinden yaktı içimi, çünkü bir gözü açık, diğeri aralıktı.
Günlerce yasını tuttum ve gizlice ağladım ona.
Şimdi kafese bakıyorum, duvara asılı boş kafes bir tabut kadar soğuk duruyor. Ve Şêro, kafesin içinde döne döne alevlerle dans ediyor.
* Bolu F Tipi Cezaevi