Türkiye'de insanlığın da demokratlığın ölçütü de Kürt sorununa bakıştır. Dün de böyleydi bugün de. Özel savaş gereği, psikolojik savaş gereği yapılan rötuşlar dışında Kürt sorununda devlet zihniyeti değişmemiştir. Hala tek devlet, yani ulus-devlet; tek millet, yani Türk milleti; tek devlet, yani Kürdistan'ı yok sayan Türkiye gerçeği Kürtlere ve tüm farklı kimliklere dayatılmaktadır. Hala Kürtleri zaman içinde kültürel soykırıma uğratma çabalarından vazgeçilmemiştir. Kim aksini söylüyorsa mevcut kültürel soykırımı normal görüyor ve meşrulaştırıyor demektir.
Birçok yerde özerklik ve anadilde eğitim tanınan halklar, hiçbir zaman Kürtler üzerinde uygulanan baskı ve soykırıma maruz kalmamışlardır. Dolayısıyla Kürdistan'da kültürel soykırımı durdurmak için Kürtlerin sağlam bir statü kazanması, hatta pozitif ayrımcılığı yaşamaları gerekir. Yoksa bugünkü politikalar kültürel soykırımı durdurmaz, aksine tamamlar. Bu gerçeği görmeden Türk özel savaş devletine hizmet eder.
Bunu kendini liberal Kürt aydını olarak tanımlayan bazı sefillerin AKP politikasını desteklemelerinin ne anlama geldiğini hatırlatmak için belirtiyorum.  Bugün Kürtler üzerinde dünyada görülmemiş bir özel savaş ve psikolojik savaş yürütülmektedir. Dünyada hiçbir zaman ve hiçbir yerde görülmeyen bu düzeyde avukat tutuklaması bu savaşın boyutunu göstermektedir. Kürtlerin her demokratik eylemine nasıl saldırıldığı ortadadır. Bunun adı açıkça sindirme politikasıdır. Bunun adı açıkça, hiç kıvırmaya gerek kalmadan faşizmdir.
Amed cezaevi baskılarıyla Türkiye'nin gündemindedir. Herhalde burada yaşanan ölümler toplam 60-70 civarındadır. Onlar için ölmüş değil, işkenceyle teslim alınmış, itiraf etmiş, iradesi kırılarak tükenmiş ve bir daha bu tür siyasi mücadeleyi düşünmeyecek insanlar yaratmak önemliydi. Şimdi de Türk devleti Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesine karşı benzer bir politikayı izlemektedir. 1990’lı yıllarda daha çok öldürüyordu; bugün ise aynı politikayı tutuklama ve diğer yöntemlerle yapmaktadır.
Türkiye'de öyle bir özel savaş ve psikolojik savaş var ki, buna karşı çıkmak için ilkeli ve vicdanlı olmak gerekir. Her türlü psikolojik savaşı, dışlanmayı ve saldırıyı göze almak gerekir.1990’lı yıllarda nasıl devlet politikalarına karşı çıkanlar aforoz ediliyorduysa bugün de aforoz edilmektedir. Gerçekten de bugün devlet politikalarını yürüten AKP politikalarına karşı çıkmak, aforoz edilmek ve itilip kakılmakla eş anlamlıdır.
Düşünebiliyor musunuz; Türk basınında yüzlerce yazar işini gücünü bırakmış PKK'ye, BDP'ye ve Kürt siyasetçilerine saldırıyor. Hatta PKK'yi destekledikleri için halka yönelik hakaretlerde bulunuluyor. Ama 3-4 vicdanı olan yazar aydın AKP politikasını kabul etmeyip Kürt Özgürlük Hareketi'ne ve BDP'ye yapılanlara karşı itirazını ortaya koyunca aforoza uğruyor. En son Nabi Yağcı’nın yazdığı birkaç yazıdan dolayı vuvuzellanın kulakları tırmaladığı gibi nasıl bir koro halinde saldırdıklarını gördük. Bu saldırı bir kişiye yapılmış saldırı değildir. Bu gibi AKP politikasına itiraz edenlere gözdağıdır.
Türk devletinin özel savaş gereği Türk basınının, yandaş basının ve onun kalemşorlarının AKP yardakçılığını ve şakşakçılığını anlıyoruz. Nuray Mert’in ifade ettiği Halil Berktay’da somutlaşan rafine oryantalist anlayışları da anlıyoruz. Kürtler akıldan yoksundur, doğru iş yapamazlar, onlara akıl verelim diyenleri de anlıyoruz. Ama bazı Kürtleri anlamak gerçekten de mümkün değildir. Bir tane Orhan Miroğlu var. Bu zat da kendi kirli yüzü ortaya çıkmasın diyerek Nabi Yağcı’ya saldırmış. Bu tür tutumlarıyla ve Kürt Özgürlük Hareketi'ne yönelik yazılarıyla Kürt Özgürlük Hareketi'ne saldıranların kendilerini meşrulaştırdığı bir kişi haline gelmiş. Zaten AKP hükümeti öldürmeleri de tutuklamaları da böyle kişiliklerin tutumlarına dayandırarak yapıyor.
PKK bilmem silahlı direniş yapıyormuş! Bu nedenle Kürt sorununun çözümü zorlaşıyormuş! Türk devleti şimdi de direnişi kırma konusunda bu tür keklik soylulara bel bağlamış. PKK AKP döneminde de yıllarca ateşkes yapmış, eylemsizlik içinde olmuştur. Eylemsizlik içinde yalvarırcasına siyasal yollarla demokratik çözüm isteyen taraf olmuştur. Son 30 yılda en fazla iktidarda kalan AKP’dir. Ancak Kürt sorununda ne zihniyet ne de uygulama değişmiştir. Yöntemdeki kimi farklılıklar esası değiştirmemektedir. AKP önüne gelen fırsatlara rağmen sorunu çözmemiştir. Çünkü çözüm niyeti yoktur. Bunu içişleri bakanı Kürt sorunu diye bir sorun göremiyorum, diyerek ortaya koydu. Başbakan, Kürt sorunu kalmamıştır, Kürt vatandaşlarımın sorunları kalmıştır, dedi. Tüm bunları bir kenara bırakalım tek devlet, tek millet, tek vatan, yani kültürler mezarlığı yaratan ulus-devlet zihniyeti esasta devam ediyor.
Orhan Miroğlu’nu neredeyse Amed zindanının kahramanı yapacaklar. O zindandan binlerce, hatta on binlerce insan geçti. O da haspel kadar 12 Eylül’ün mağduru oldu. Ama bu zatı muhterem zindana girdiği gün siyasi olarak tükenenlerden olmuştur. Musa Anter’in yanında vurulması ise tesadüftür. Yani talihi olmayan bir kişi olarak yaralanmıştır. Musa Anter cinayetinde tanık bırakmamak için ona da yönelmişlerdi. Bunlar bir kimseye Kürt sorununda Kürtler adına konuşma hakkı vermez. Bunları yandaş kalemşorların Orhan Miroğlu’nu Kürtler adına konuşabileceklerden olarak gösterdikleri için söylüyorum. Musa Anter yaşasaydı şimdi bu sünepe ve zübüğün suratına tükürürdü. Kültürel soykırımın asma yaprağı olan bu zata, Hızır Paşa’nın kapısındaki köpek kadar değer vermezdi.  Sayın Miroğlu sen bir halkın özgürlük mücadelesine her türlü küfrü yapacaksın, Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı yürütülen psikolojik savaşın makbul aktörü olacaksın, işbirlikçiliği, teslimiyeti ve kendi duruşunu meşrulaştırmak için sosyolojik tahlillere gireceksin, ama sana karşı söylenenlere tahammül etmeyeceksin! Ciyak ciyak beni tehdit ediyorlar diye ortalığı velveleye vereceksin!
AKP Kürt halkına tüm dönemlerin zulüm politikalarının daha boyutlusunu yürütürken sizin gibilerin bu politikanın aleti olmasına Kürtler doğal olarak öfkeleneceklerdir. Tabii ki işbirlikçilikle, uşaklıkla kendine sefil yaşam arayan zübük ve sünepelere de bu halkın ve evlatlarının sözü olacaktır.