Ben doğduktan kısa bir süre sonra babam, evi Siverek'ten Diyarbakır'a taşımış. Kundaktaydım daha. Babam Karayolları'nda çalışıyordu, köye gidip gelmek zordu, şehir oldukça cazipti, babam o yüzden taşımıştı evi. Hep kiracı kalmıştık, kendimize ait bir evimiz hiç olmamıştı. Kirada oturduğumuz evlerden biri Melik Ahmet Camii'nin karşısındaydı. Caminin hemen yanındaki Yeni İlk Okulu'nda okudum. 

Camiyle okul arasında vakfa ait dükkanlar vardı. Bunlardan biri Yusuf ve Bahri isimli iki amcanın bakkal dükkanıydı. Yusuf amca köse olduğu için çocuklar ona "Kız Yusuf" der, alay ederdi. Bahri amcanın da başında saç olmadığı için çocuklar ona "Kel Bahri" der, alay ederdi. Yusuf ve Bahri amca çok sevecen, yürekleri merhametle yoğrulmuş iki güzel insandı. Ama biz çocuktuk ve o çocuk beynimizle o güzel insanlarla alay etmeden duramazdık. Melik Ahmet Camii'nin kapısının hemen girişinde karşı karşıya taştan yapılmış iki oturmalık vardı. Arkadaşlarla orada oturur, onlara Yusuf ile Bahri amcanın isminden esinlenerek uydurduğum "Kel Bahri ile Kız Yusuf" öyküleri anlatırdım. Anlattığım o öyküler arkadaşlarımın o kadar hoşuna giderdi ki, sürekli anlatmamı isterlerdi. 


Kuşbaz Kıdo

İlk okulu bitirmiş, orta okula başlamıştım. Orta okul yıllarım çoğunlukla Melik Ahmet, Urfa Kapı, Mardin Kapı, Ali Paşa ve Fiskaya'da geçti. Fiskaya'da epeyce takılır, sonra Dicle Nehri'ne yüzmeye giderdik. Yüzmeyi Dicle Nehri'nde öğrenmiştim. Zaman zaman Dingilawa ve Küpeli havuzlarına gitmeyi de ihmal etmezdik arkadaşlarla. Fiskaya'nın orada, Erbedaş semtinde Kuşbaz Kıdo diye biri vardı, mahalleli sevmezdi onu. Kuşbaz Kıdo'nun psikopat biri olduğunu anlatırlardı. Yıllar sonra o civarda bakkallık yapan Eyşo adlı kadın bize Kuşbaz Kıdo'nun gerçek hayat hikayesini anlattığında, Kuşbaz Kıdo'yla ilgili kötü düşüncelerimiz buhar olup uçmuştu. Bakkal Eyşo Kuşbaz Kıdo'yla ilgili şunları anlatmıştı: "Kuşbaz Kıdo'nun babası kan davası yüzünden uzun yıllar önce Hınıs'tan kaçıp Diyarbakır'ın Fiskaya semtine yerleşmişti. Kuşbaz Kıdo, Fiskaya'da dünyaya gelmişti. Kıdo on sekiz yaşlarındayken komşularının kızı Fero'ya aşık oluyor. Bir gün bir fırsatını yakalayıp kıza açılıyor, kız onu reddediyor. Bu olaydan sonra Kıdo içine kapanıyor. Askere gidip geldikten sonra Erbedaş'ta ciğercilik yapmaya başlıyor. Ciğercilik yaptığı dönemde keşlerle tanışıp dost oluyor ve ondan sonra esrar alemlerine katılıp keşleşiyor. Kıdo'nun keşliği ayakkabıcı Musa'nın kızı Leyla'ya rastladıktan sonra sona eriyor. Kıdo, Leyla'ya aşkını ilan ediyor. Leyla da, esrarı bırakması şartıyla aşkına karşılık verebileceğini söylüyor. Kıdo ondan sonra keş arkadaşlarıyla ilişkilerini kesip esrara tövbe ediyor. Günün birinde Leyla'yla evleniyorlar. Evlendikten dört ay sonra Leyla amansız bir hastalığa yakalanıyor. İki ay sonra da ölüyor. Leyla öldükten sonra Kıdo tamamen içine kapanıyor. Evden dışarı çıkmıyor, kimseyle konuşmuyor. Birkaç ay sonra Urfa Kapı'da bulunan Tuluğ'un kahvesine gidip, ordan birkaç güvercin satın alıyor. 


Evinin çatısında yaptığı pinlerde güvercin beslemeye başlıyor. Sağken Leyla'ya gösterdiği sevgi ve şefkati güvercinlere göstermeye başlıyor. Her gün güvercinlerini doyurduktan sonra saatlerce onlarla konuşup dertleşiyor. Bir gün mahallenin yaramaz çocukları Kıdo'nun güvercinlerini barındırdığı pinlere azgın birkaç kedi salıyor. Kediler bütün güvercinleri öldürüyor. Kıdo gelip bu durumu görünce çıldırıyor. Fiskaya'nın oraya gidiyor, kendini uçurumdan aşağı atarak intihar ediyor."


Derpêsız Şıko

1973-1974'lerde Diyarbakır halkı çoğunlukla sur içinde yaşardı. Sur içi çok cazipti o zamanlar. Şehrin merkezi Dağ Kapı'ydı. Arkadaşlarla toplanıp Melik Ahmet'ten Erebşêx'e, oradan da Kurşunlu Cami'ye gider, o civardaki çocuklarla xar (misket) oynadıktan sonra, önce Fiskaya'nın dibindeki bahçelere gidip meyve çalar, ardından da Dicle'ye yüzmeye giderdik. 

Bir gün yine Fiskaya'nın aşağısındaki bahçelere gidip erik çaldık. Oradan Dicle Nehri'ne yüzmeye giderken yolda Eşekçi Mihê'nin oğlu Derpêsız Şıko'ya rastladık. Eşeklere kum yüklemiş, ikide bir aiii… aiii… diye anırarak şehre doğru gidiyordu. Yanımdaki arkadaşım Bozo, "bu Şıko daha küçükkene anası on beş yaşına kadar hiç külot giydirmemiş. Anası Şıko'nun saçlarını aynen kızlar gibi uzatmış, fistan giydirip ta on beş yaşına kadar onu öyle kızmış gibi büyütmüş.” dedi, "şakadır!" dedim, “yok, doğru söylüyorum” diye yanıtladı beni ve ardından şöyle devam etti: “Şıko'nun hiç kız kardaşi olmamış. O yüzden anası onu kız gibi büyütmüş. İşte o zamanlardan beridir Fiskayalılar ona bazen Oğlan Şıko, genel olarak da Derpêsız Şıko diyorlar. Bir ara Şıko yüzünden iki oğlancı kavga edip birbirlerini satorlarla doğramış Fiskaya'da. Bir gün babası rüşvet vererek yaşını büyüttürüp askere göndermiş Şıko'yu. Askerliğini yapıp geldikten sonra babası onu yanına alıp çalıştırmaya başlamış. Şıko bir gün çok acıkmış, dayanamayıp çay kenarındaki yabani otları yemiş, bir süre sonra zehirlenmiş. Babası oradaki eşekleri sağıp sütünü Şıko'ya içirmiş, on dakika sonra Şıko sapasağlam ayağa kalkmış. Ondan sonra Şıko devamlı eşek sütü içmeye başlamış. Şıko içtiği eşek sütünün etkisiyle altı ay sonra aynen eşekler gibi aiii… aiii… diye anırmaya başlamış.” 


Eşkisurat Maşo

Lise ikiye gidiyordum. Bir gün yine Dicle Nehri'ne yüzmeye gitmiştik. Kavun tarlasına yakın bir yerdeydik. Elindeki şırıngayla daha yeni yetişmekte olan iki tane kavuna rakı enjekte ettiğine şahit olduk tarla sahibinin. Kavuna rakı enjekte etme işi bize çok acayip gelmişti. Aradan yirmi gün geçmişti. Yine aynı yere gidip tarla sahibinin ne yapacağını gözlemlemeye başladık. Tarla sahibi gelip rakı enjekte ettiği kavunları ellemeye başladı. Kavunlar olgunlaşmıştı artık. Adam birini koparıp elindeki bıçakla dilimlemeye ve ardından da yemeye başladı. Kırk beş dakika sonra adamın kafası demlenmeye başladı. Adam zom olmuştu. Hayretten küçük dilimizi yutacaktık neredeyse. Adam sızınca diğer kavunu koparıp Erbedaş'a doğru yola koyulduk. Kavunu Eşkisurat Maşo'nun şatır anası Henê'ye hediye ettik. Eşkisurat Maşo'yla ilgili acayip şeyler duymuştum. Maşo hayatı boyunca hiç gülmemiş. Güldüğüne hiçbir Fiskayalı tanık olmamıştı. Sarkık, pörsük bir suratı vardı. Onu gören sanki şeytanın fotokopisi karşısında duruyor zannederdi. Devamlı yerlere tükürür, küfür atar, insanları kandırır, aşırı yalan söyler, çocukları döverdi. Koko Remzi onunla ilgili şunları anlatmıştı bana: "Maşo'nun anası çirkin, iğrenç ve şatır biriymiş. O yüzden koca bulamıyormuş. Bir gün şeytan gelip onunla bahse tutuşmuş. Kim kaybederse diğerinin dediğini yapacak. Sonuçta şeytan kaybetmiş ve Henê'nin isteğini yerine getirip onunla evlenmiş. Henê hamile kalınca şeytan sırra kadem basmış. Daha sonra Eşkisurat Maşo dünyaya gelmiş. Eşkisurat Maşo dünyaya geldiği gün çamurla karışık balgamsı ve iğrenç bir yağmur yağmış. O gün Fiskaya'daki bütün horozların dili tutulmuş, müezzinlerin sesi kısılmış.” 


Teklamba Ezo

Bir gün Erbedaş'ın orada, sur dibinde arkadaşlarla oturmuş sohbet ediyorduk. İki sivil giyimli asker yanımıza yaklaşıp kerhaneyi sordular. Teklamba Ezo, onları kafaya alıp bir taksiye bindirdikten sonra yanlış bir yöne, Mardinkapı'ya doğru sevk etmişti. Çok gülmüştük Teklamba Ezo'nun askerlere oynadığı oyuna. Teklamba Ezo'nun bir gözü yoktu. Çocukken anasının çorap şişlerinden biriyle oynamış, yanlışlıkla gözüne batırmıştı. Teklamba Ezo'nun bir gözü yoktu ama müthiş bir zekası vardı. 

Arkadaşlarla bir araya geldiğimizde birbirimize hikâye, masal ya da uyduruk ama ilginç şeyler anlatırdık. Bir gün Teklamba Ezo bize dayısı Mendo'nun bir macerasını anlattı: "Dayım Mendo kafası müthiş çalışan biriydi. Parasız kaldığında akla gelmedik katakullilerle ceplerini parayla doldururdu. Gene bir gün parasız kalıyor. Bayrama da bir hafta var. Gidip On Gözlü Köprü'nün oradaki Kumci Tehso'nun eşeklerinden birini çalıp Fiskaya'ya getirir. Sonra üç tane altın kaplamalı beşibiryerdeyi ilginç bir metotla eşeğin kıçının içine sokar. Eşeği ardına takıp Ando Meheme'nin dükkanına gider. Ando Meheme'ye, 'Bu eşek var ya, arpayla buğday verdiğinde altın sıçi' der. Ando Meheme, 'Get işen loo, kimi kandırisen' der. Dayım Mendo, 'Elese bak' der ve eşeğe birkaç kilo arpayla buğday yedirir. Yediği onca arpayla buğdaydan sonra eşek dayanamayıp altın kaplamalı o üç beşibiryerdeyle birlikte sıçar. Ando Meheme, beşibiryerdeleri görünce gözlerine inanamaz. Hemen dayım Mendo'yla pazarlık yapıp eşeği satın almak için müthiş bir çaba sarf eder. Dayım Mendo oldukça yüklü bir paraya eşeği Ando Meheme'ye satar. Ando Meheme, dayım Mendo'dan satın aldığı eşeğe aylarca arpayla buğday yedirir ama maalesef eşek hiç altın sıçmaz. Ne demişler; andolardan olmasa Mendolar aç kalır!"