Kaçmayı arzulayabileceğimiz bir yerler kalmadı dünyada. Kapitalizm gezegenimizin her yanını istila etmiş durumda. Kurgu-gerçek, içerisi-dışarısı gibi klasik ayrımları iptal eden de bu oldu. Küreselleşen kapitalizm anlam dünyalarımızı da darmadağın etti. Üstelik bu türlü ayrımlara yaslanan eski kategorilerimizin aslında nasıl kirli iktidar boyutları, tahakküm stratejileri içerdiğini de önümüze koydu kimi kuramcılar.
Abdurrahman AYDIN
Çocukluğumun iki filminden biriydi Kelebek filmi; orijinal adıyla Papillon. Steve McQuin’e büyük hayranlık duyduğumuz yıllar… Bu büyük hayranlık duygusu, yıllar sonra bir başka mekanizmanın daha söz konusu olabileceğine ilişkin bir başka yargıya da bıraktı yerini Chuck Palahnuik’in bir ifadesiyle: “Hepimiz birer rock yıldızı olacağımız inancıyla büyütüldük” diyordu modern ya da modern sonrası (artık kafalarımız da iyice karışmaya başladı sürekli değişen kapitalizme sürekli başka başka adlar vermekten) dünyada yetişmiş insanların hayal kırıklıklarını tarif ederken. İnsanda bir potansiyel seçilmişlik, farklılık, bambaşkalık duygusunu inşa etmeden insanların ruhunun içine işleyemez en nihayetinde kapitalizm. Belki en büyük manipülasyonunu da işi daha sermayeye, artık değer sömürüsüne ya da büyük finansal spekülasyonlara getirmeden, bu türlü bir özneyi inşa edişiyle yapmaktadır kapitalizm.
Kelebek filminin şahsen benim içime çok güçlü bir özgürlük tutkusunu yerleştirmiş olduğunu inkar edemem; fakat sonuçta “Filmlerde olur böyle şeyler” dediğimiz anda sinemanın ürettiği evren ile içinde yaşadığımız evren arasında açılan mesafe de iki şeyi birden üretmez mi? 1-) İkame bir doyum sağlar bu evren ve 2-) içinde yaşadığımız gerçekliği kurgusal evreninin tartısına vurmak gibi ütopist bir yönelim doğurur. İçine sürüklendiğimiz çıkmazı en açık haliyle betimleyen ifade -meseleyi özellikle de kültür endüstrisi bağlamında ele aldığımızda- Palahnuik’in ifadesidir ve kendi kurgularımız gerçekliğe toslayıp dağıldığında da şikayet etmeye hakkımız yoktur.
Fakat hangi kurgular hangi gerçekliğe toslar? Bu türlü bir düşünme pratiği de ‘gerçekte’ yirminci yüzyılın başlarından itibaren kademeli bir biçimde terk edildi. Klasik ayrımlara yaslanır bu türlü bir düşünce pratiği. İç-dış, dost-düşman, bilinçli-bilinçdışı vs. gibi ayrımlar doğrultusunda işler bu makine ve ürettiği ikilikler ve dünyayı ancak bu ikiliklere hapsederek okuma eğilimi nedeniyle çokça da eleştirildi bu düşünme yordamları. Siyasal teorideki son büyük temsilcisi belki de Carl Schmitt’ti; yine belki Freud’u da bu anlamıyla ‘klasiğin’ son büyük temsilcilerinden biri olarak görmek gerekir. “Kurgularımız gerçekliğe toslayıp parçalandığında şikayet etme hakkımız yoktur.” Bu Freud’un bir ifadesi; kendi bağlamı içerisinde hepimizin de onaylayacağı bir fikir. 1. Dünya Savaşının yol açtığı yıkımlar karşısında, o uygar, o Antik Yunan’daki köklere dönerek bir aydınlanma dönemini inşa etmiş Avrupalıların nasıl bu kadar vahşileşebildiklerine şaşkınlık duyan Avrupalı entelektüellerin bir eleştirisini sunuyordu Freud. “Ahlaki bakımdan, zannettiğiniz kadar yükseklere çıkmış mıydı ki Avrupalı?” sorusunu soruyordu. Ama yine de en nihayetinde kurgular ve gerçeklik ayrımına yaslanıyordu onun fikirleri de. Belki insanlık tarihinin bir aşamasında gerçekten de söz konusu olmuştur bu ayrım; fakat her türlü sınırın, ölüm ile yaşam arasındaki başta olmak üzere, bu kadar bulanıklaştığı bir çağda artık açıklayıcı bir gücü ne yazık ki yok. Kurguysa bile insanın deneyimlediği şey kurgusu olduğuna göre onun gerçekliği de kendi kurgusudur.
Yeryüzünün Lanetlileri…
Artık kaçmayı arzulayabileceğimiz bir ‘ada’ yok hayatlarımızda. Belki Kelebek filmini yapanlar da bunu daha o zamandan sezmiş oldukları için, filmin başkarakteri Papillon (Kelebek) Ada-Hapishaneden kaçış denemelerinin ilkinde bir köle taciri tarafından ele verilirken ikinci kaçış denemesinde Cüzzamlılar Adasında yaşayanlardan yardım görerek Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kadar ulaşmayı başarır. Uzun süre burada kaldıktan sonra ayrılmaya karar verdiğinde bu defa onu ele verecek olan sığındığı bir manastırın baş rahibesidir. Cüzzamlılar, Kızılderililer… Bütün bir Avrupa-Beyaz medeniyetinin dışarıya attığı, üzerlerinden silindir gibi geçtiği Yeryüzünün Lanetlileri…
Ama artık ‘ada’ yok. Kaçmayı arzulayabileceğimiz bir yerler kalmadı dünyada. Kapitalizm gezegenimizin her yanını istila etmiş durumda. Kurgu-gerçek, içerisi-dışarısı gibi klasik ayrımları iptal eden de bu oldu. Küreselleşen kapitalizm anlam dünyalarımızı da darmadağın etti. Üstelik bu türlü ayrımlara yaslanan eski kategorilerimizin aslında nasıl kirli iktidar boyutları, tahakküm stratejileri içerdiğini de önümüze koydu kimi kuramcılar. Örneğin özel hayatlarımız olduğunu ileri sürerek gözlerden kaçırdığımız alanlarda nasıl da eril iktidar hatlarının söz konusu olduğunu önümüze koyuverdi “Özel olan politiktir” önermesi. Yani klasik ayrımların çöküşü bir yandan eleştirel düşünme yeteneğimizi de keskinleştirdi.
Bu keskinlik, dönüp geçmişe şu soruyu sorma imkanını da veriyor: Adalar (ister metafor anlamıyla düşünelim, ister doğrudan doğruya sistemin bir parçası olmaları anlamıyla düşünelim) artık yoklar mı? Yoksa bütün klasik ayrımlar dağılırken en azından bir klasik kategori yerli yerinde mi duruyor? Bu klasik kategori toprağa dayalı egemenlik anlayışıdır; toprak üzerinde mülkiyet hakkı değil, egemenlik iddia etmektir. Ben kendi adıma, en azından yönetimsellik düzeyinde, bazı ikiliklerin yok olmadıkları fakat kendi mantıksal sınırlarına ulaşmış oldukları, yani örneğin ‘egemenliğin’ de, oluşturulmuş insanlar hiyerarşisindeki en alt basamakta duranın konumunun da mutlaklaştığı kanısındayım. Agamben, çağımızın yönetim mekanizmaları çerçevesinde, homo sacer’in (Latince ‘kutsal insan’; öldürülmesinde beis olmayan) karşısında herkesin egemen kesildiği figür olduğunu söylüyordu; buna karşılık egemenin karşısında ise herkes potansiyel homo sacer durumundaydı. Günümüzde gerçekten de bütün devletler açısından bütün yurttaşlar birer ‘potansiyel teröriste’ indirgenmiş durumda. Dolayısıyla günümüzün siyasal makinelerinin ihtiyaç duyduğu homo sacer konumunu ‘terörist’ dolduruyor. Tıpkı Roma’da homo sacer’in hukuk tarafından terk edilmişliğine benzer bir biçimde ‘terörist’ dendiği anda hukuksal statüsü her bakımdan iptal edilmiş bir kimseden bahsedilmiş oluyor; üstelik bu dil ve söylem açısından o bir ‘kimse’ ya da ‘kişi’ de değil. Gide gide, insan dışı bir varlık olarak kodlamanın bir aracı halini alıyor bu kategori.
ABD’nin hukuksal sisteminin dışında…
Bu makinenin çağımız açısından en görünür biçimde işlediği yerlerden biri bir ada hapishanesi olan Guantanamo. Bush yönetiminin uluslararası hukuku terk etmek için bir gerekçeye dönüştürdüğü 11 Eylül saldırılarının ardından tam teşekküllü bir makine olarak belirdi Guantanamo Adası; her türlü hukukun bütünüyle dışında bir ada olarak. Klasik hukukun bir terimiyle kimin ‘egemenliğinde’ olduğu konusunda ciddi bir bulanıklık içerir Guantanamo ve zaten tam da böylesi bir bulanıklığa tekabül etsin ve daha fazla belirsizlik üretsin diye tasarlanmış bir simge-makine gibidir. 1903’te ABD ile Küba arasında imzalanan bir antlaşmayla Küba tarafından ABD’ye kiralanmış bir ada bu. Yani mülkiyet ile egemenliğin birbirine karışıp birbirini iptal ettiği, her ikisinin de belirsizleştiği bir ada.
Siyasal-hukuksal bakımdan Küba’nın egemenlik sahasında, fakat tüm kural koyma yetkileri Birleşik Devletlerde. Yine anlaşmaya göre bu durumun ortadan kalkmasının tek yolu Küba ile ABD’nin eş zamanlı iradesiyle sözleşmenin iptal edilmesi. Yani taraflardan biri istemediği sürece anlaşmanın da iptal edilmesi olasılığı yok. Teknik bakımdan ABD’nin egemenlik sahasında bulunmadığı için, ABD’nin neredeyse bütünüyle toprağa dayalı hukuksal sisteminin dışında kalabiliyor (ABD topraklarında mahkumlar salt ABD topraklarında tutuklu oldukları için bazı haklarını muhafaza ederler; ama Guantanamo’da toprakla bu bağ da kesilir). Richard Posner, bunu, “uygarlaşmış milletler, süreç içerisinde uygarlık dışına düşmeksizin uygarlık dışı araçları kullanabilir milletlerdir” diye ifade ediyordu bu durumu; bir uygarlık yalanını ve paradoksunu da ifşa ederek. Guantanamo üssü, ‘bazı insanların’ hukuksal statülerinin bütünüyle iptal edilmesinin, yani bazıları için bütün bir hayatın kendisinin bir olağanüstü hal olmasının sembol mekanı olarak görülüyor pek çok düşünce insanı tarafından. Fakat olağanüstü hal, istisna Ada’ya hapsedilebilir mi? Elbette hayır; orada her şey mümkünse hayatın her yerinde her şey mümkündür.
Dolayısıyla bu adalar hukukun dışına çıkarılmış olsalar da iktidar alanının ya da egemenlik icra şantiyesinin dışına çıkarılmış değillerdir; aksine egemenlik en çıplak icrasını bulur buralarda. Yani dışarısı diye bir yer biz ‘faniler’ için yoktur; yoksa kendi hukukuyla karşı karşıya gelmekten, kendi hukukuyla boğuşmaktan yorgun düşmüş ‘egemen figürler’ için, bu adalar adeta soluklanma alanları; onca ‘işin gücün’ (!) içinde birer teneffüs uğrağı gibidirler. Örneğin, “Gerçek olağanüstü halin ne olduğunu gösterelim” biçiminde bir çağrı çıkarmış olan Benjamin, tam olarak bu soluklanmayı da iptal etme yönünde bir pratik önerisinde bulunmuştu Alman faşizmine karşı. Modern kapitalizmin ve çağımız kapitalizminin kendi içkin çürüme potansiyelini de bu çağrıyla açığa çıkarmıştı. Olağanüstü hal ya da istisna, hep oralarda bir yerdeydi; en olağan zamanlarda bile.
Modern iktidarın iç yüzü
Agamben de toplama kamplarında (hukukun dışındaki adalar!) olan bitenlerin 2. Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte sona ermiş olmadığını, aksine kamptan çıkan şeyin bütün topluma yayılmış olduğunu, homo sacer üreten birer makine olarak tahayyül ettiği kampların çağımızın yönetimsellik anlayışının temel paradigmasını oluşturduğunu belirtiyordu. Mantığı bakımından değil ama modern yönetimselliğin paradigmatik temeli olmak bakımından elbette tartışmaya açık; çünkü Guantanamo’da vuku bulan şeyin diğer örnekleri köle plantasyonlarında ve kötü şöhretli ada hapishanelerinde de mevcuttu. Mbembe şunu söyler: “Gerçekten de kölelik durumu üçlü bir kaybın sonucudur: Bir ‘yuva’nın yitirilmesi, kendi bedeni üzerindeki hakların yitirilmesi ve siyasal statünün yitirilmesi. Bu üçlü kayıp, mutlak egemenlikle, doğuştan gelen bir yabancılaşmayla ve toplumsal ölümle (insanlıktan toptan ihraç edilmeyle) özdeştir.” Artık egemenliğinin keyfini süren, iktidarın zevkini tadan bir özne belirir mutlak egemenlik çerçevesi söz konusu olduğunda. Kimi savaş bölgelerinden gelen ve pornografik bir imgelemle iç içe geçmiş bir zevk tahayyülü içerdiği açıkça görünür olan gösterimler (örneğin erkeklerin kadınsılaştırılması) de bu zevk fazlasını ortaya koymaktadırlar. Bir tür bastırılmış sapıklığın veya sapkınlığın geri dönüşü değildir bu; daha ziyade ‘normal’ durumda makul sayılmayan şeylerin makbul olduğu bir uzay-mekanın gerçek kılınmasıdır. Modern iktidarın iç yüzünü bu durumlar ele verir.
Gerçek bir hikayeden esinlenmiş olan Kelebek filmi Yine Fransız Guyana’sının kıyısında inşa edilmiş bir hapishanede geçiyordu. İmparator Napolyon III tarafından 1852’de inşa ettirilmişti. Geleneksel egemenlik ile modern egemenliğin tuhaf bir senteziydi bu imparator; dolayısıyla mutlak egemenlik adını verdiğimiz olgunun ilk görünümlerinden birini oluşturur; Augustus kadar eskilere gitmezsek eğer. Yaklaşık 100 yıl boyunca buraya gönderilmiş olan yaklaşık 70.000 kişinin çoğu bu adadan çıkamadan ölmüştür. Bu nedenle adeta uzun, upuzun bir ‘ölme’ sürecidir buraya gönderilmek. Henüz ceset haline gelmemiş bedenlerin ceset haline getirilmeleri, yılları bulan bir üretim, ceset olarak üretimleri sürecidir bir bakıma. Ada artık hiçbir biçimde bir kaçış metaforu değil, bir mutlak egemenlik metaforudur. Klasik ikiliğin (egemen-tebaa) çökmediği, mutlaklaştığı bir uğrağın metaforudur ada. Belki tam da bu nedenle, Adnan Menderes’in hayaletinin oradan çıkabilmesi ve kendisine bir cisim kazanabilmesi için Abdullah Öcalan İmralı’da tutulmaktadır.