Üstünde, çocuğu Kürt kadını gibi düğünler, şenlikler ve köy dışı seyahatlerde giydiği, sonra katlayarak sandığına yerleştirdiği güllü, çiçekli, tertemiz dışarılık fistanı, yol kenarına serdiği battaniyeye oturmuş, tek yalnız başına, naçarın boş bakışıyla bakıyordu, Türk medyasında yayımlanan fotoğrafında.

Adı Ayşe Aktaş’tı. Hemen yanı başında, "rahman" devletin bağışı bir ceset torbası. Torbanın içinde, kocası Ali Aktaş’ın ölü canı...
Her bahar, yoksul Kürtlerin yol boylarında ölüm mevsimidir. Doluştukları traktör römorkları, kamyon ve minibüslerin devrilme ya da çarpışma sonucu yol boylarına serptiği ölü manzaraları, basında haber enstantaneleri…
Başkaldırı yıllarından öncesinden kalma kaderleri bu onların. Sadece sel, deprem, salgın hastalıklar ve yoksulluk fokurdamalarında hatırlıyorlardı. Kimliksizdi onlar. Türkten de sayılmadıklarından, "Doğu ve Güney Doğudaki Türkçe bile bilmeyen vatandaşlar" olarak niteleniyorlardı. Kürt olmak bölücülük ve devlet kararıyla yasaktı.
 Ayşe ve Ali Aktaş, köylüleriyle minibüse doluşup, ekmek parası için Eskişehir yöresine ırgatlığa giderken, yolda kazaya uğramıştı. Medyada, Ali torbada bir ceset, Ayşe de yanı başında oturmuş, belki birileri sevinmesin diye ağlayıp sızlanmadan, öylece bekliyordu.
Fotoğrafın yayımlandığı günün akşamı, bir televizyon kanalının "Şovmen"i, (insanları güldürme çabasıyla komiklikler yapan, zoraki espri doğuran adam) stüdyodaki seyircilerine muz dağıtıyordu.
İtalya’da, seyircilerden biri, Daniel Alves adındaki Afrikalı (kökenli) bir futbolcuya, "aslında sen bir maymunsun" demeye getirerek muz atmış, bu hareket ırkçılık diye tepki görmüş, İtalya Başbakanı da tepkiye katılarak "ben de maymunum" anlamında muz yemiş, hareket dünyaya yayılmış, sonunda Türk şovmenine bile insaniyet gösterisi olmuştu.
 Ne kadar da güzel, nasıl da göreni hislenmekten ağlatacak derekede insani bir davranış değil mi? Tutabilirseniz, kendinizi gelin de hislenmeyin!..
Ama insan, bu topraklarda insani hiç bir jestten, haraketten duygulanmıyordu. İnsanlık damarı şovdan ibaret, Türk devleti de kuruluşundan beri, ayırım üstüne ırkçıydı, çünkü. Kürtler, kendi ülkelerinin kadim yerlisi değil, dünyaya şan ve şeref vermiş Türk medeniyetini, asaletini bozan "yabani" yaratıklar, beyazlar mahallesine yerleşmeye çalışan ten rengi altı kapkara "zenci" dahası, göçmenlerin yurduna göz dikmiş "bölücüler"di.
Efendilik taslayan her sonradan görene bir köle lazımdı ya, Amerika göçmenleri için Afrikalı neyse Kürtler de öyleydi.
Kürdün adı yok, onlar, "Doğu ve Güney Doğudaki Türkçe bile bilmeyen vatandaşlar"dı. "Türkçe bile bilmeyen" nitelemesi ise örtülü ırkçı övünmeydi. Yer yüzündeki bütün halklar sanki dillerini konuşuyor, ama "vahşi Kürtler" bunu bile beceremiyordu.
Onun için, Türk basını sedalarını duyduğunda, "bir Merihli yer yüzüne indi" kabilinden, "Kürtçe konuştu" veya "Kürtçe şarkı söyledi" ihbar başlıklarıyla çıkıyor, polis ve asker hedefi yakalıyor, mahkemeler tutukluyor, yargılama maratonları başlıyordu.
Türk Başbakanı Erdoğan daha geçen gün, yer yüzündeki bütün dillerde var, ama Kürtlere yasak, Q, W ve X harflerinin özgür olduğunu söyleyerek övünüyor, övünmesini "artık dillerini bile konuşuyor" noktasına taşıyordu. Bir insanın dilini konuşması, bu dünyada bağış, dolayısıyla insaniyetti…
Irkçılığın boyutu bu kadar da değildi. Asker ve polise köylerini başlarına yıkma, yangına verme hak, "nereye giderseniz gidin" deme, soy kurutmacasına insan kırımı serbestti. Türk şehir ve kasabalarına yolu düşen ölüm kaçkınları, geçmişteki Beyaz Amerikalıların kasabasında görülen 'zenci'lerin akıbetiyle, yolları kesiliyor, ötelere sürülüyor, medyaya düşen haberle, Karadeniz Ereğlisi'nde ölüleri mezarlığa kabul edilmiyor. Günümüzde olduğu gibi Kürtçe sela veren kalabalıklarca linç ediliyor, inşaat işçileri galeyana gelmiş saf kan Türklerce ablukaya alınıyor, polis de onları topluca kasaba ve şehirlerin dışına atıp, "buraya dönmeyin de nereye giderseniz gidin" diyerek, "beyaz adam" adaletini gerçeğe dönüştürüyordu.
Kürtler, paralarıyla ekmek bile satın alamıyor, Kardeniz'e fındık toplamaya gidenler, geçmişte dövülerek sürülüyordu. (Bugün insanlık evrimi olarak, barikatların ardında tutuluyorlar.)
Son 1 Mayıs'ta gördük, polis duvara sıkıştırdığı gencin mensubiyeti (ırkı) nedeniyle zaten suçlu olduğunu kanıtlamak için, Kürt "dısmalını" (onlar poşi diyorlar) boynuna dolamak için uğraşıyordu.
Radikal'den İrfan Aktan, bir başka 1 Mayıs enstantanesini şöyle özetliyordu:
 "Kadıköy’deki 1 Mayıs kutlamalarında bir Kürt genci otobüs durağının tepesinde sıkıştırılmış, kafasına Türk bayrağı, sendika bayrağı indiriliyor. Kürt genci can havliyle kaçarken Türk emekçisi arkadan saldırıp yere düşürüyor. Türk işçi ve emekçisinin Kürtlere karşı tutumunun özetlendiği o dehşet dakikalarından Türk solunun çıkaracağı bir ders yok mu?"
Topluca seyrettiğimiz üzere ırkçı linççilerin hepsi emekçiydi. Kürtler ırkçı darbe altında ezilirken, maksat "bende insaniyet damarı var" diyen kimseye rastlamadık. Diyelim, muz yemek parayla, üç kişi bir araya gelip, "utanın" bile demedi.
El alemin din adamları ırkçılığa karşı canlarını ortaya koyarken, devletin din memurları imamlar, arkalarındaki cemaat tek ses vermedi. Sınıflar adına slogan atanların gösterisine de rastlamadık.
Ama, "insaniyet de benden sorulur" gösterisinde, medyası, kitlesel kalabalıklarıyla bonkör ve eli tutulmaz cömertti. Muzlu şovda olduğu gibi Amerika ve Güney Afrika’daki ırkçılığı keskin gözle görüyor, gördüklerini hançereleri delinene kadar haykırarak lanetliyor, sıra ırkçı darbeler altında ezilen Kürtlere gelince, bugün yaşandığı gibi rejim muhafızı kesiliyordı.
Ah, muzlu şovunu seveyim ben senin. Güldürmeye uğraşma beni, doğuştan çok komiksin muz cumhuriyetinin evladı!..