
Balkan, Anadolu ve Mezopotamya ezgilerini birçok dilde seslendiren Hannah Berger yaptığı müziği ‘halklar arasına kurulmuş bir köprü’ olarak değerlendiriyor. Müziğin işlenmesinin en kolay ham maddesi ‘acı’dır. Hele bu savaşların, yıkımların eksik olmadığı bir coğrafyada ise bu ‘acı’ kazanılmış ya da hak edilmiş bir ‘acı’ya dönüşür. Bu ‘kazanılmış acıları’ evrensele taşımanın yollarından biri de müziktir. Müzik evrenselle bağı güçlü kuran sanat dalıdır. Her üretim yeni dillere, seslere, ezgilere kapı aralar. Hannah Berger de bu kapıları bir bir açmaya çalışan Macar ve Musevi ama, bir o kadar da müziğin yurttaşı bir kadın ozan. Hannah Berger Türkiye ve Kürdistan’a sık sık gidip gelen, orada çeşitli etkinliklere katılan, müzikal çalışmalarda bulunan bir sanatçı. Hannah bu gidiş gelişlerin birinde politik bir tutum olarak Kürtçe müzik yapma kararı alır. İşte hikayesi: 2011 yılı, İstanbul’da olduğu bir vakit, Belediye’ye bir müzisyen arkadaşıyla birlikte konser yapma talebinde bulunur. Bu işlerden sorumlu kişi Hannah’a, isminin Macar ismi olmadığını söyleyince Hannah ‘’Evet Macar ismi değil’’ diye cevaplar. Ardından görevlinin elinde tespihiyle bu sefer ‘’Sizin orada Yahudi çok mu?’’ sorusuyla karşılaşınca Hannah bir an şaşırır, konuyla bağlantısını kurmaya çalışır. Görevlinin daha sonra, arkadaşına nereli olduğunu sorup ‘Siverek’ cevabını duyunca sırıtarak ‘’Sizin konser burada olmaz’’ cevabıyla konuyu kapatarak Hannah ve arkadaşını kapı dışarı edişi, bardağı taşıran son damla olur. Sonrasında Hannah bir tutum olarak Kürtçe okuma kararı alır ve ‘Were Rinde’ ezgisini söyler. Belki de ‘politik bir tutum olarak’ ezgisini okuduğu tek dil Kürtçe’dir. Ya da politikanın tonu fazladır bu kararda. Hannah Berger ile müzik hayatı, Anadolu, Mezopotamya müzikleriyle tanışıklığı ve üzerindeki etkisi üzerine konuştuk.
Müzikle büyümek bir insanın
hayatına neler katıyor?
Ailemde müzisyen bir aile değildi. Macaristan’da çocukluk yıllarım sosyalist rejimle geçti ve o rejimde müzik öğretmenleri ilkokullara gelip çocuklara, müzik ile uğraşmak isteyip istemediklerini soruyordu. Müzikler uğraşmak isteyenleri hangi enstrümana yatkın olduklarını belirleyerek, o çocuklara 6 yıl kadar süren kaliteli ve ücretsiz dersler veriyorlardı. Béla Bartók ve Zoltán Kodály’in ülkesinde yani Macaristan’da müzik kültürü her zaman çok yüksek ve kaliteliydi. Ben 6 yıla kadar klasik piyano öğrendim, 2-3 yıl sonra artık konserlere çıkmaya başladım. Müzik ile beraber yaşamak, sabahleyin müzik ile uyanmak, uyumak ne demek, küçükken öğrendim. Ailem bana büyük ve eski piyano aldı, ben onu o kadar sevdim ki altında oyunlar oynadım, uyudum, o yıllarda müziğe yönelik bir aşk doğdu.
Anadolu ve Mezopotamya müzikleriyle tanışıklığınız nasıl başladı?
Liseyi bitirdikten sonra enteresan insanlar, arkadaşlar ile tanıştım. Onlar dünyanın birçok yerinden gelen halk müziklerini dinlerlerdi. Dinledikleri müzikler arasında en çok dikkatimi çeken müzikler Makedon, Arnavut, Ermeni, Kürt, Alevi ve Türk müzikleriydi. Geceleyin onların eski kasetlerinde Şehribana Kurdi’yi, Zülfü Livaneli’yi Muhlis Akarsu’yu, Kızılırmak isimli gurubu dinlerdik, bize bu uzakta olan müzik çok hoş ve enteresan geliyordu.
Macaristan’da hiç saz ve çeyrek sesler yoktu. Bu yüzden nasıl sevdik bu müzikleri anlatamam. Gizli bir grup olarak bu müzikleri gece gündüz dinledik. Yıllar sonra Anadolu’yu ziyaret ettiğimde Türkçe’yi, Kürtçe’yi de öğrenirken bu harika müziklerle uğraşmaya başladım. Bu yıllarda Macaristan’da olan Iraklı bir ud ustasının öğrencisi oldum. Bunun yanı sıra sahnede özel bir proje, Balkan’dan Anadolu’ya isimli projede, farklı dillerde şarkılar seslendirdim.
Anadolu ve Mezopotamya müzikleri size ve müziğinize neler kattı?
İyi tanıdığım ve çok sevdiğim Balkan müziğinden sonra Anadolu ve Mezopotamya müzikleri yepyeni bir tad, yeni bir renk kattı bana. Repertuvarımı genişlettim, her şey daha derin bir anlam kazandı ve böylelikle ben de anladım ki Balkan’dan Anadolu’ya oradan Mezopotamya’ya kadar şarkılar seslendirmek bir yolculuk gibi, herkesi, beni ve beni dinleyenleri içine çeken bir yolculuk.
Anadolu ve Mezopotamya insanlarına Balkan müziği, burada olan insanlara da Anadolu ve Mezopotamya müziği enteresan ve çok hoş geldi. Ben de artık müziğimle halklar arasında bir köprü kurarak yoluma devam ettim.
Balkan ve Anadolu/Mezopotamya müziğinin ortak paydalarının fazla olduğunu düşünüyor musunuz?
Balkan ve Anadolu/Mezopotamya müziği arasında gerçekten bir bağ var. Eskiden Macaristan’dan Béla Bartók, Macar halk müziğinin kaynağı ne diye Anadolu’ya gitmiş. Anadolu halk müziğini dinledikten sonra bu konuda enteresan yazılar, kitaplar yazmış. Bu müziklerin birbirine yabancı olmadığını aksine kardeşleştiğini göstermiş. Tabi kendi özgünlüklerini ve farklılıklarını da kabul ederek.
Müziğin evrensel olduğu sıkça dillendiriliyor, farklı dillerde şarkı söyleyen biri olarak nasıl tanımlıyorsunuz bu kavramı?
Balkan ülkeleri çok zengin ve farklı kültürlere ev sahipliği yaptığı için bir çok dilde okumak gerekiyordu. Romanca (Romanca’nin da birçok lehçesi var Kürtçe’nin Soranî, Kurmancî, Kırmanckî lehçeleri gibi), Bosnakça, Makedonca, Sırpça, Arnavutça ama bu dillerin benzerlikleri çok. Macarca’ya yakın olduğu için bu dillerde okumak bana zor gelmedi. Ama Kürtçe’yi epeyce öğrenmek gerekiyordu, sürekli, durmadan küçük bir kuş gibi bu müziği dinlemek, sonra okumak, yine dinlemek ve okumak... Ama bu büyük bir aşk oldu bende. Bir dili bilmek, bir halkın şarkılarını okuyarak o halkın ruhunu ancak anlayabilirsin. Bu çok büyük bir şey! Merak ve empati gerekiyor, dediğim gibi bir aşk bu, asla bitmeyen bir aşk.
Yakın zamanda müziğe ilişkin ne gibi projeleriniz var?
Macaristanda Anadolu/Mezopotamya müziği ile uğraşan bir grup kurdum, onlarla birçok yerde konserlerimiz oluyor. Aynı zamanda bazı jazz müzisyenleri ile de grup kurduk, onlarla farklı bir tarz ile çalışmaya başladık, Kırmanckî (Zazaca) bir ezgi olan Elqajiye’yi jazz olarak seslendirdik ve bununla ilgili de ileride konserlerimiz olacak. Türkiye’den de davetler var, işte yollardayım şarkı ve türkülerim gibi.
İbrahim BULAK/HABER MERKEZİ