1984’ün dondurucu bir Aralık akşamıydı. Herkes yeni yıl hazırlıklarını yaparken, ben lise son sınıf öğrencisi olarak derslerime çalışıyordum. Okulda naif, kırılgan ve romantik bir öğrenci olarak tanımlardı beni arkadaşlarım. Duygusal şiirler yazar; envai çeşit koleksiyonlar toplardım.

O gün de kardeşlerim uyurken ben yine gece geç saatlere kadar şiir yazmıştım. Tam uyumaya hazırlandığım sırada kapımızın adeta kırılırcasına çalınmasıyla donup kaldım. Annemle birlikte kapıyı açtığımızda 10-15 polisin kirli ayakkabıları ve bizlere doğrulttukları silahlarla karşılaşmıştık. Bu sırada kardeşlerim de uyanmış, korku dolu gözlerle bize bakıyorlardı.
“Babama bir şey mi oldu acaba” diye düşündüm ilkin. Babam Siverek’te TEKEL Müdürlüğü’nde çalışmaktaydı. Silvan’dan Siverek’e sürgüne yollanmıştı ve ancak hafta sonları eve gelebiliyordu. Eve geldiğinde ise hiç tanımadığımız konuklarımızla bahçede gizlice buluşur, saatlerce fısıltıyla konuşurlardı. Bütün sorularımızı cevapsız bırakır, çoğu zaman sabaha karşı eve gelirdi. Eve geldiğinde genellikle yorgun ve elbiseleri çamurlu olurdu. Dünyanın bütün yükünü sanki babamın sırtına yüklemişlerdi. (Sonradan bize gelenlerin, bölge sorumlularından Numan Bağcı, Mahsum Korkmaz (Agit) ve diğer arkadaşlar olduklarını öğrendim.)
Babamı Siverek’te bilirken, meğer babam Sason’da çıkan bir çatışmada yakalanmış, itirafçı olan bölge koordinatörü Ali Ozansoy (Nebil) da babamın yaptığı tüm faaliyetleri zamanın askeri komutanlarına söylemiş. Babam da o dondurucu soğukta sabaha karşı dışarıda bekletilmiş ve işkence görmüştü. Tabii tüm bu olup bitenleri sonradan duymuştum. Evimize yapılan baskının sebebi de buymuş meğer.
Evin altını üstüne getiren sivil polisler bir şey bulamayınca, beni yanlarında götürmeye karar verdiler. Annemin ve kardeşlerimin tüm yalvarmalarına karşın bilinmeyen, uzun bir yolculuğa çıkarıldım.
15 yaşında ve hayatında gözaltı nedir bilmeyen, siyasetten anlamayan naif ruhlu bir çocuk olarak, dalından koparılmış elma gibiydim. Dalımdan düşürülmüş ve şaşkın şaşkın bakıyordum adeta. Nereye, niçin götürülüyordum, bana ne yapacaklardı, bilemiyordum. Bildiğim tek şey, bir kuş yavrusu kadar titrediğimdi. Yüreğim yerinden fırlamıştı. İlk defa düşmanla cenge tutuşacaktım. On beş cehennem zebanisi arasında, gözleri bağlanmış, Tanrılara kurban edilmek istenen bir kuzu gibiydim.
Emniyete götürüldüğümde yalnız olmadığımı gördüm. Ali Ozansoy’un itirafları sonucu, tanıdığı ne kadar ilişki varsa hepsi getirilmişti. Sonra tabutu andıran bir hücrede buldum kendimi. Kirli ve kanlı bir battaniye verdiler. İnsan çığlıkları, ağlama sesleri adeta kanımı donduruyordu. “Neredeyim! Yarın sabah okula gitmem gerekiyor” diye sayıklıyordum kendi kendime. Uyku ile uyanıklık arasında bocalarken gecenin 03:00’ünde “şırrrak!” diye hücremin kapısı açıldı. Verdikleri bir bezle gözlerimi kapatmamı istediler. İki kişinin koluma girmesiyle, yönümü ancak bulabiliyordum. Bir odaya girer girmez ise burnumun ortasına yediğim bir yumrukla devrildim. Ve cenk başladı...
Sorular, sorular... Cevabı olmayan sorular, sorgucuları adeta çıldırtıyor. Öğrenci olduğumu, siyasetten anlamadığımı habire söylüyorum. Bir anda kendimi, ellerim yandan bağlanmış bir halde havada buluyorum. Çarmıha gerili İsa gibi acı çekiyorum. Her tarafım kasılmış, burnumdan akan kan bütün bedenime sıçramış, kan ve ter kokusu birbirine karışmış ve adeta insanlıktan çıkarılmıştım. Beni indirdiklerinde yere yığıldım. Bir bardak su için hayatımı verebilirdim. “Su!” diyorum, başka bir şey demiyordum. Yerlerde sürüklenerek hücreme götürüldüm.
Meğerse gelenlerin içinde en küçüğü olduğum için önce benden başlamışlar işkenceye. Meğerse halkanın en zayıf noktasıymışım.
İkinci akşam işkence seansından getirilirken kirli bir battaniyenin içinde yerde uzanan birinin iniltisini işitiyorum. İniltilerimizin birbirine karıştığı yerde, o kişinin babam olacağını nerden bilebilirdim ki! Meğer hem kendisi hem de benim için inliyormuş orada!
İçimdeki naif, kırılgan ve romantik çocuk o akşam öldü. Artık hayatta eski ben olmayacaktım. Tanımadığım bu çakalların ininde o akşam yeni yönlerimi keşfettim. On yedi gün boyunca hiç tatmadığım acılar yaşadım. Bedenim ve ruhum paramparça bir şekilde, on yedi gün boyunca, bir şey bilmediğim için sorularına cevap vermedim. Onlarsa bunu çok şey bilmeme yordular. Hayatım boyunca elektriği bulduğu için Edison’a hayranlık duymuşumdur. Ama işkence seanslarında, bana verilen cereyan sonucu vücudumun birçok yerinde yaralar açılmıştı. İçimden işkenceci polisler kadar Edison’a da küfrettim.
On yedinci günün sonunda alınan eşyalarım teslim ediliyor. Bırakılacağımın farkında değilim. Gözlerimiz bağlanarak bir minibüse bindiriliyoruz. Hiç tanımadığımız bir yolda, arabadan hayvan atar gibi yere atıyorlar bizi. Arkamıza bakmamamızı, aksi halde öldüreceklerini söylüyorlar. Minibüs uzaklaşmasına rağmen hiç kimse korkudan açamıyor gözünü. Soğuk ve keskin bir rüzgar yüzümüzü yalayıp geçiyor. Gözlerimi açtığımda sonsuz bir ovanın ortasında olduğumuzu gördüğümü hatırlıyorum. Meğer Amed-Silvan karayolunun herhangi bir noktasına bırakmışlar bizi. Gelen bir minibüse el kaldırıyoruz; şoför de tanıdık çıkıyor. On yedi gün sonra kursağımdan ilk kez sıcak bir lokma geçiyor. İnsanlar mezardan çıkmış bir hortlak gibi bakıyorlar bana. Aynada kendimi tanıyamayacak kadar şaşkınım. Tüm bunlar gerçek miydi? Hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum.
Tutuştuğumuz cengin galibi bendim. Zincirin en zayıf halkası, o halkayı boyunlarına dolamıştı. Sonra defalarca gözaltına alındım, bırakıldım. İki defa da kısa süreli cezaevi hayatım oldu. Ama hayatımda bir daha romantik şiirler yazmadım. Evet, içimdeki kırılgan ve romantik çocuğu öldürmüşlerdi.