Gece gördüğüm kötü rüyaların hayra alamet olmadığını gündüz öğrenecektim demek ki... Rüyanın o kadar etkisinde kalmıştım ki, sabah uyandığımda bile yaralarım sızlıyordu sanki.

Vahşetin kol gezdiği, anlatılması dahi çok zor olan yıllardan bahsediyorum. İnsan kanının su gibi aktığı, cenazelerin günlerce sokakta kalıp çürüdüğü yıllardan söz ediyorum. O kadar insan öldü ki çetelesini tutmak bile oldukça zordu. İstisnasız her gün bir ya da iki yurtsever enselerinden kurşunlanıp şehitler kervanına katılıyordu. Bunun yanı sıra korku gibi bulaşıcı bir hastalık, insanların arasına yayılmıştı; herkes bir an evvel bu korkuların kentinden uzaklaşmak istiyordu. Yaşadığım kasaba olan Amed/Farqîn'in (Silvan) nüfusu 80-90 binlerden 30-40 bine düşmüştü. Canını kurtaran bir daha arkasına bakmadan ömrünün geçtiği bu şehirden gözyaşlarıyla uzaklaşıyordu.
Resmi rakamlar 867 diye açıklıyordu ölen insan sayısını ama yaralanan insanlarla beraber bu rakam bini aşıyordu. Herkes "Sıra ne zaman bana gelecek" korkusuyla yaşıyordu.
Ölümün habercisi Azrail kılığındaki Kozluklu Molla Mehmed'in beyaz bir taksiyle Farqîn'e geldiği söyleniyordu. Farqîn'e geldikten sonra bir kırtasiye dükkanı açan Molla Mehmed'in bu parayı kimden aldığı ise bir sırdı. Polis merkezinden çıkmayan Molla Mehmed'in dükkanına, tutunamayanlar, hırsızlar, arayışlar içerisinde olup da toplumda çok da sevilmeyen tipler dolmaya başlamıştı.

Ölüm ihaleye çıkarılmıştı

''Oku Kitap Kırtasiye'', insanların canına okumaları için, geleceğin katillerini yetiştiriyordu adeta. Abdest almasını bilmeyenler, insanlar için cinayet fetvası veriyor; şayet ölüm olursa, parsel parsel onlara cennet toprağı dağıtıyorlardı. Ölüm ihaleye çıkarılmış, öldürülen her yurtseverin başı için zamanın parasıyla 50 milyon, yaralanan her yurtsever için de 25 milyon veriliyordu. Hayatında bu kadar parayı bir arada görmeyen insanlar, ölmek ve öldürmek için sokaklarda pusu kuruyorlardı.

Sıra benimmiş…

Meğerse o gün benim sırammış...
Eşimle beraber İstanbul'a gitmek için son hazırlıklarımızı yapmıştık. Eşimin ailesinden hatır istemek için evlerine gittik. Eşimin öğretmen olan amcası ile çarşıya gitmek için yola çıktığımızda, annemin "taksi tutun" ısrarlarına rağmen eşimin amcası yaya gitmemizi önerdi. Ev ile çarşı arası 500 metre ya var ya yoktu. Ama her evden üzerimize kurşun sıkılabilir, bir pusuya düşebilirdik. Velhasıl yaya yola çıktık.

Katil çocukluk arkadaşım

Bir ay önce de, eşimin babasını ve üç akrabasını faili meçhul cinayetlerde kurban vermiştik. Çarşıya 2 yüz metre kala bizimle caddenin tam öbür tarafında yürüyen katillerimi gördüm. Çocukluk arkadaşım Musa, yörede Hizbullah'ın tetikçisi olarak ün salmış bir insandı. Amaçları adımlarını yavaşlatarak tam arkamıza gelip bizi enselerimizden kurşunlamaktı. Eşimin amcasını uyarmak için kulağına eğildiğimde silahların patlamasıyla neye uğradığımızı şaşırdık. Yolun ortasında bize ateş eden Musa ve bir arkadaşı kendilerini tanıdığımızı fark etmiş olmalıydılar. İlk kurşunla caddeye yığılan eşimin amcasından sonra bana ateş etmeye başladılar.
Zikzaklar çizerek koştuğumu ve anlaşılmaz kelimeler söylediğimi hatırlıyorum. Yaralı olduğumun farkında bile değildim. Çarşıya doğru koşarken bir yandan da "İhsan Hoca'yı vurdular" diye bağırıyordum. Benden sonra İhsan Hoca'ya 12 kurşun sıkmışlardı.


Tam 80 kilometre
Çevredekiler annemin, kayınvalidem ve eşimin ''hawar'' çığlıkları arasında İhsan Hoca'yı hastaneye kaldırmışlar. Beni de hastaneye bir taksiyle götürdüklerinde artık yaramın soğuduğunu ve kaskatı kesilmeye başladığımı hatırlıyorum. Hastane ise ana baba günüydü. Yaralandığım haberini alan annem şuursuzca odaları dolaşıyordu. En son odada beni kanlar içerisinde gördüğünde ömrüm boyunca unutamayacağım bir çığlık attı. Çığlık değil, adeta yaralı kurtlar gibi uluyordu.
Amed'e gönderilmem gerekiyordu. Ambulans İhsan Hoca'yı götürdüğü için beni bir taksiyle yola çıkardılar. Amed-Farqîn  arası 80 kilometre ve ömrümün en uzun yolu başlıyor. Kurtulup kurtulamayacağım belli değildi. Annem başımı dizlerine almış, çocukluğumda olduğu gibi beni teselli etmeye çalışıyordu. Yaralarım şişmiş, her tarafım kaskatı olmuştu. Sarı buğday tarlaları gözüme çarpıyordu. "Ölsem de en son göreceğim sarı buğdaylar olsun" diyordum. Sonrasında bilincimi yitirmiş olmalıyım. Kendime geldiğimde serumlara bağlı bir şekilde hastanedeyim. Her tarafım kurşun yaralarından kararmıştı. Azrail yanı başıma çöreklenmişti sanki.
Doktorum Mehmet Ekmen bana kendisinden başka hiç kimsenin tedavi etmesine izin vermememi istedi. Sebebini sorduğumda, son bir hafta içerisinde hayati tehlikesi bulunmayan 3 yaralının iğneyle zehirlenerek öldürüldüklerini belirtti. Kimin yaptığını sorduğumda, bilmediğini söyledi. Yaralı kurtulan insanların infaz edildiği yerlerdi hastaneler.
Hastane odasında 6 yaralı ile birlikte kalıyorduk. Gece saat 00:02 sıralarında koğuşun kapısı sessizce açıldı. 50-55 yaşlarında, elinde kocaman bir şirıngayla bir hemşire içeri girerek adımı sordu.
Azrailim nihayet teşrif etmişti. Azrailim hemşire kılığında canımı almaya gelmişti. Var gücümle bağırmamla birlikte koğuştakilerin hepsi uyandı. Birisi ışığı açınca cehennem zebanileri kadar korkunç olan hemşire kılıklı kadın, arkasına bakmadan kaçmaya başladı. Sabah olanları doktoruma anlatığımda hemen taburcu olmamı istedi. Ailemin gelmesiyle  hemen taburcu olmak istediğimi söyledim. Ailem şaşırdı. Olayı anlatınca beni hemen çıkarmaya çalıştılar. Kolumda serumlarla beni bir sedyeden diğer bir sedyeye yerleştirince sedyenin devrildiğini ve ölümlerden beter bir acıyla kendimden geçtiğimi hatırlıyorum.
Bir hafta içinde iki kez yenmiştim Azrail'i...