
Evreni gözlemleme ve anlama çabamızın iki yöntemi var. Birincisi matematiktir. Bilim insanları evren hakkındaki teorilerini matematiksel denklemlere dökerek test edebiliyor. Bugüne kadar evrende keşfedilen birçok cismin varlığı daha önce bilim insanları tarafından bu şekilde öngörülmüştür.
İkincisi ise yıldızları, evreni gözlemlemek. Bugün evreni gözlemlemede geldiğimiz nokta, yıldızların, galaksilerin oluşumu, hatta Büyük Patlama’dan kısa bir süre sonra neler yaşandığı konularında bize eşsiz bilgiler veriyor.
Bu her iki metot da antik çağlardan bu yana uygulanıyor. Mezopotamya’da bundan binlerce yıl önce insanlar evreni gözlemleyerek çıkarsamalarda bulundular. Bu dönemde evren ve dünya konusunda ortaya konan görüşler, binlerce yıl boyunca kültürel ve inanç sistemlerine temel oluşturdu.
Mezopotamya ya da her şeyin başladığı yer
Medeniyet ‘Verimli Hilal’ olarak adlandırılan bölgede doğdu. Günümüzün Kürdistan, Irak ve Suriye’nin bulunduğu bölgesindeki dünyanın ilk şehirlerinde bilimin nüveleri oluşmaya başladı. Bundan 5 bin sene kadar önce Sümerler öncülüğündeki medeniyet, günümüzdeki toplumun temellerinin atıldığı topluluk olarak öne çıktı.
Tarihin en eski efsanesi de bu topraklarda oluştu: Gılgamış Destanı. Efsanede Gılgamış, süperinsan formunda bir karakterdir. Tüm bilgiye sahip olan ve Uruk şehrini inşa eden Gılgamış’ın destanında Büyük Tufan da anlatılır. Tüm canlılar Utnapistim adlı bir kral tarafından dev bir gemiye doldurulur ve altı gün süren büyük tufanın ardından yedinci gün canlılar yeniden karaya ayak basar.
Gılgamış Destanı’nı Akad dilinde yazılmış Enuma Eliş takip eder. Yedi bölümden oluşan destanda yedi nesil tanrılar anlatılır. Hikayede en büyük tanrı Apsu, torunlarının tümünü çok gürültü yaptıkları için öldürmeye karar verir. Ama torunlardan Ea erken davranır ve Apsu’yu öldürür. Apsu’nun eşi Tiamat’la torunlar arasında mücadele başlar. Torunlardan Marduk lider olur ve savaşı kazanarak Tiamat’ı öldürür. Cesedini ikiye böler ve cennet ve cehennem oluşur. İki ayağı kesilerek gök yeryüzüne düşmesin diye sütun yapılır. Kafası bir dağın altına gömülür ve gözleri oyulur ki o oyuktan su akıp gelsin. Dicle ve Fırat da bu şekilde doğar.
Mezpotamya’da insanlığın başlangıcını, medeniyetin doğuşunu ve dünyanın oluşumunu açıklamaya çalışan onlarca destan vardır. Ama astronomi de antik çağlarda evreni anlamanın en önemli araçlarından biriydi.
Din ve astronomi
Özellikle tarım toplumuna geçiş ile birlikte insanlar göğe yönelmeye başladı. Çünkü ürünleri için gökyüzünü, gökyüzünde olan biteni yakından takip etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Ay’ın yörünge hareketlerini, Güneş’in doğup battığı noktayı, ekinoksları hesaplayan toplumlar artan bir şekilde mevsimler ve bu hareketler arasındaki bağları oluşturmaya başladı.
Babillerde Güneş ve Ay tutulması gibi hareketler alamet sayılırdı. Bunları hesaplayıp ne zaman olacağını bilmek o dönemin din adamları için çok önemliydi. Bu nedenle gök olaylarının kayıtları en iyi tutulan kayıtlardı. Babil’deki din adamlarının MÖ 2000’li yıllarda Ay ve Güneş tutulmalarını başarılı bir şekilde hesapladığını biliyoruz. Mezopotamya’nın MÖ 6’ncı yüzyılda Persler tarafından, MÖ 4’üncü yüzyılda da İskender tarafından işgalinin ardından astrolojik çalışma, dini tapınaklardan çıkarak doğal bilimlerin bir parçası haline geldi. Burada binyıllar boyunca yapılan çalışmalar, Yunan ve Roma uygarlıklarına yayıldı.
Pisagor, rakam sistemini geliştirmeye başladığı dönemde Mezopotamya ve Mısır’da yedi kutsal gök cismi tespit edilmişti: Güneş, Ay, Mars, Merkür, Venüs, Jüpiter ve Satürn. Bu gelişmelere rağmen evren ve evrenin kökeni konusundaki düşünsel çaba ağırlıklı olarak antik Yunan’da gelişmiştir.
Antik Yunan’da Plato, “Evrenin varlığının nedeni ne?” sorusuna yanıt veren ilk filozoftur. Plato’ya göre evren bir yaratıcının işidir. Yaratıcı, Dünya’yı güzel ve düzenli yaratmıştır ki bu onun varlığının bir aynasıdır.
Plato dünyanın yaratılmasını tartışırken ruhumuzun nasıl oluştuğunu da felsefi bir yaklaşımla açıklamaya çalışır.
Pisagor’a göre ise evren müziktir. Düzenli ve bir matematik prensibi çerçevesinde çalışır. Canlıdır ve bir ruhu vardır.
Aristo’nun neden ve sonuç ilişkisi temelli yaklaşımı, Ptolemy’nin dünyanın evrenin merkezi olduğuna dair teorisi, gezegenlerin yörüngelerinin tespiti gibi gelişmeler, insanlık tarihinin bilimsel gelişimi konusunda bir devrim niteliğindedir. Bu şiddette bir devrim, daha sonra ancak Orta Çağ’da Galileo ve Kopernik gibi bilim insanları tarafından yapılabilecekti.
Ancak modern anlamda evrenin sırlarının kapılarının aralanması, Kepler’in gezegenlerin yörüngesi ve hareketlerini matematiksel prensiplerle açıklamasıyla gerçekleşmiştir. Matematik, Kepler’den sonra bilim insanlarının evreni açıklama konusundaki temel aracı oldu. Bir anlamda matematik o dönemin teleskobuydu.
Isı ve ısının oluşmasının anlaşılması, manyetizm ve elektrikle olan ilişkisi, elektrik ve onu oluşturan etmenler, optik alanındaki deneyler, evreni anlamamızda bizi bambaşka bir noktaya taşıdı. Maddenin yapıtaşı olarak atomun keşfi, elementlerin tanımlanması, bir anlamda evrenin yapıtaşlarının neler olduğu konusunda bilgilenmemizi sağladı.
En büyük ipucu: Işık
Işığın ne olduğu, neden oluştuğu soruları kozmolojinin en büyük problemlerinden biridir. Ve bu soru günümüz çağdaş evren teorilerinin temelini oluşturmuştur.
Isaac Newton’a göre ışık, parçacıklardan oluşuyordu. Ama ne tür parçacıklar olduğu, ne kadar büyüklükte ve ne şekilde oldukları gibi temel sorular, Einstein gibi 20’nci yüzyıl bilim insanları ortaya çıkana kadar tanımlanamayacaktı.
19’uncu yüzyılda ışığın hem dalga hem de parçacık özelliği gösterdiği bir dizi deney yapıldı. Bunlardan en ünlüsü ışığın dalga şeklinde hareket ettiğini gösteren Thomas Young’un çift çentik deneyidir. Bu deneyde ışığın kesinlikle dalga özelliği gösterdiği ispatlandı.
Elektromanyetizm ve ışığı bir araya getiren isim ise James Clerk Maxwell’di. Matematiksel olarak elektrik alanlarını ve elektrik yüklerini tanımlayan Maxwell, ışığın da elektromanyetik bir dalga olduğuna hükmetti. 1887’de de ışığın hızının her durumda aynı olduğu keşfedildi.
Ve bundan sonra evreni anlama konusundaki büyük yolculuğumuz son düzlüğüne girdi. Bilim dünyası, evren konusundaki algımızı baştan aşağı değiştiren gelişmelere imza attı.
Bu gelişmelerin en önemlileri İzafiyet Teorisi ve Kuantum Teorisi oldu. Aşağı yukarı aynı dönemde doğan bu teoriler atomaltı evren ile büyük cisimlerin uzayında mükemmel işleyen teorilerdi. Ancak birbirlerinin alanına giremediler.
Bilim insanları son yüzyıldır bu iki teoriyi birleştirerek evrenin tüm sırrını ortaya koyan bir teori üzerinde çalışıyor. Bu çaba sonucunda Sicim Teorisi, Çoklu Evren Teorisi gibi birçok teori ortaya atıldı. Uzayın farklı boyutları keşfedildi. Matematiksel olarak evrenin farklı boyutlarına kısayollarla geçiş yapılabilecek solucan deliklerinin varlığı hesaplandı. Ve nihayetinde maddenin kütle sahibi olmasını sağlayan Higgs bozonu ile dev kütlerlerin uzay-zaman düzleminde yarattığı yerçekimi dalgaları keşfedildi.
Yine maddenin yapıtaşları, quarklar ve farklı bozonlar da geçtiğimiz yüzyılda keşfedildi.
Bilim insanları teknoloji ve görüntüleme-ölçüm konusundaki büyük ilermeler sayesinde çok daha büyük keşiflerin eşiğinde olduğumuzu ifade ediyor. Yani daha çok uzun ve belki de çok daha heyecan verici buluşlarla dolu bir yolumuz var.